11 Temmuz 2017 Salı

Vücuttaki Her Türlü Habis Yaraları Geçirmek İçin


Lügat manası"çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep
etmek" olan DUA kelimesi; "küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya vaki olan talep ve niyaz" anlamında bir isimdir .!


Temiz bir tabak içine Al-i İmran Suresi'nin 154. âyeti olan

ثُمَّ أَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ

Sümme enzele aleyküm min ba'ğdil ğammi. (Sonra o kederin ardından (Allah) üzerinize öyle bir eminlik, öyle bir uyku indirdi.)

Ayeti ile Fetih Suresi'nin son ayeti olan (29. âyet)

مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ

Muhammedün Rasulullah (Hz.Muhammed, Allah'ın elçisidir.) ayet-i kerimesini sonuna kadar yazıp zeytin yağı ile silip vücudun haricinde görülen yaralara sürülürse yaraların kısa zamanda iyileştiği görülür. Eğer yaralar dâhilde (içte) ise o zaman ayetleri yağla değil, mümkünse zemzemle, değilse gülsuyu ile, bu da mümkün değilse menba veya yağmur suyuyla ile silip bir sürahiye konur ve üzerine her iki ayeti 28 defa okuduktan sonra bu sudan üç gün içilir. Bu ameliyye, hastalığın derecesine göre üç veya beş defa tekrarlanır. Bu iki âyet-i kerime, ruhâni hastalıklarda, her çeşit korku, hayalet görme ve ve benzeri hastalıklarda çok faydalı ve müessirdir. 

Al-i İmran Suresi, 154.Ayet

Okunuşu: Sümme enzele aleyküm mim ba'dil ğammi emeneten nüasey yağşa taifetem minküm ve taifetün kad ehemmethüm enfüsühüm yezunnune billahi ğayral hakkı zannel cahiliyyeh* yekulune hel lena minel emri min şey'* kul innel emra küllehu lillah* yuhfune fı enfüsihim ma la yübdune lek* yekulune lev kane lena minel emri şey'üm ma kutilna hahüna* kul lev küntüm fı büyutiküm le berazellezıne kütibe aleyhimül katlü ila medaciıhim* ve li yebteliyellahü ma fı suduriküm ve li yümehhısa ma fı kulubiküm* vallahü alımüm bi zatis sudur


Anlamı: Sonra o kederin ardından (Allah) üzerinize öyle bir eminlik, öyle bir uyku indirdi ki, o, içinizden bir zümreyi örtüp bürüyordu. Bir zümre de canları sevdasına düşmüştü. Allah'a karşı, cahiliyet zannı gibi, hakka aykırı bir zan besliyorlar ve "Bu işten bize ne?" diyorlardı. De ki: "Bütün iş Allah'ındır". Onlar sana açıklamayacaklarını içlerinde saklıyorlar (ve) diyorlar ki: "Bize bu işten bir şey olsaydı burada öldürülmezdik". Onlara şöyle söyle: "Eğer siz evlerinizde olsaydınız bile, üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar yine muhakkak yatacakları (öldürülecekleri) yerlere çıkıp gidecekti. Allah (bunu) göğüslerinizin içindekini denemek ve yüreklerinizdekini temizlemek için yaptı. Allah göğüslerin içinde olanı bilir.

Fetih Suresi, 29. Ayet

Okunuşu: Muhammedür rasulüllah vellezıne meahu eşiddaü alel küffari ruhamaü beynehüm terahüm rukkean süccedey yebteğune fadlem minellahi ve rıdvana sımahüm fı vücuhihim min eseris sücud zalike meselühüm fit tevrati ve meselühüm fil incıl ke zer'ın ahrace şat'ehu fe azerahu festağleza festeva ala sukıhı yu'cibüz zürraa li yeğıyza bihimül küffar veadellahüllezıne amenu ve amilus salihati minhüm mağfiratev ve ecran azıyma

Anlamı: Muhammed Allah'ın elçisidir. Onun yanında bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükûa varırken secde ederken görürsün. Allah'tan lütuf ve rıza isterler. Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları vardır. Bu, onların Tevrat'taki vasıflarıdır. İncil'deki vasıfları da şöyledir: Onlar filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki bu, ziraatçıların da hoşuna gider. Allah böylece onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle kâfirleri öfkelendirir. Allah inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük bir mükâfat vaad etmiştir. 

Yara bere ve her türlü hastalığı şifa dualar


354- Hazreti Aişe'den (Radıyallahu Anha) rivayet edildiğine göre, Pey*gamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem:

"İnsan, kendisinin bir şeyinden şikâyet edince (hastalığını söyleyince) yahut yara yahut bere olunca, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem şu parmağı ile şöyle söylerdi. Ravi (hadisi anlatan) Uyeyne oğlu Süfyan, işaret parmağını yere koydu sonra onu kaldırıp şöyle dedi:

"Bismillah! türbetü arzına birîkati ba 'zınâ yüşfâ bihî sakîmunâ biizni rabbinâ."

(Allah'ın adıyla; arzımızın toprağı ve birimizin (insanoğlunun) maya*sı karışımıyla şifa bulur hastamız, Rabbimizin izniyle...) Bir rivayet de:

"Türbetü arzına ve rîkatü ba'zmâ" şeklindedir. Ben de,

"Birîkati ba'zmâ" sözünün manası, İnsanoğlunun tükürüğü olduğunu alimler söylemiştir,

derim.

îbni Faris demiştir ki; "RÎK" insanların ve diğer hayvanların tükürü*ğüdür.[4]

355- Hazreti Aişe'den (Radıyallahu anha) rivayet edildiğine göre: "Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, sağ eliyle hastayı sıvayarak Allah'a dua eder ve şöyle derdi:

"Allâhümme rabbennâsi, ezhebi'I-be'se. İşfi, entc'ş-şâfî. Lâşifâeillâ şifâuke şifâen lâ yuğâdiru sekamen.

(Ey insanların Rabbi! Bu hastalığı gider, şifa ver; Sen şifa verensin. Senin şifandan başka bir şifa yoktur; öyle şifa ver ki, hiç bir hastalık bı*rakmasın.)”

Diğer bir rivayette de, hastaya şunu okurdu:

"îmsehi'l-bâse, rabbennâsi; biyedike'ş-şifâu. Lâ kâşife lehû illâ ente.

(Bu hastaya şifa ver, ey insanların Rabbi! Şifa Senin (kudret) elinde*dir; Senden başka onu giderecek yoktur.)[5]

356- Enes'den (Radıyallahu Anh) rivayet edildiğine göre, o, Sabit'e (Allah kendisine rahmet etsin) şöyle dedi:

Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Selîem'in hastaya okuduğunu sana oku*yayım mı? Sabit, evet, oku dedi. Enes, şunları okudu:

"Allâhümme rabbennâsi, müzhibe'l-be'si işfı ente'ş-şâfî. Lâ şâfıye illâ ente şifâen lâ yuğâdiru sekamen 

Peygamberimiz bir yara, bere görünce, önce onun maddî tedavisini araştırır, ilâcını bulur, tatbik ederdi. Ancak bu maddî ilâçlamayı hiç bir zaman tedavinin tümü saymazdı. Yine de ilâçlama sırasında duâlar okur, ilâcın te’sirini halketmesini Rabbimizden niyaz ederdi.
Nitekim Âişe validemizin eli üzerinde bir sivilce çıkmıştı. Bundan rahatsızlık duyan validemiz ne yapacağını düşünürken Resûl-i Ekrem Efendimiz girdiler. Sivilceyi görünce şöyle buyurdular:
– Yâ Âişe, hanut (otu) var mıdır,
– Vardır, yâ Resûlâllah!
– Öyle ise getir bakayım.
Validemiz, istediğini getirip Efendimize verdi. Otun bir parçasını sivilcenin üzerine koyan Efendimiz, yaranın ilâçlanmasını maddî şekilde yaparken de:
– “Allahümme musağğıra’l-kebîr. Ve mükebbire’s-sağîr. Sağğir mâ bî,” duâsını oku yâ Âişe, buyurdu.
Âişe validemiz de Cenâb-ı Hakk’a şöyle yalvardı:
– Ey küçüğü büyüten, büyüğü de küçülten Allahım! Bendeki bu rahatsızlığı da küçült, yok et! Böylece yara hem ilâçlanıyor, hem de duâ ile ilticada bulunuluyordu.
Anlaşılan odur ki, vücudumuzun herhangi bir yerinde bir çıban, sivilce, yara, bere meydana gelse yapılacak ilk iş, hemen maddî tedbirini almak, ilâcını bulup, merhemini sürmektir. Ancak, şifayı yine de Allah’dan bekleyip, bu sırada bildiğimiz duâları okumayı da ihmal etmemek gerek. Zira, ilâcın şifasını halkeden Rabbimiz, dilerse te’sirsiz de kılar, dilerse te’sirini kat kat yükselterek bir anda derdimizden kurtarır, halâs eyler. Maddî tedbirle birlikte mânevî tedbiri ihmal etmeyen kimse, fiilî duâya kavlî duâyı da ekleyerek sebeblere tam teşebbüs etmiş demektir.
Nitekim devesini uyuz kaplamış olan bir kadıncağız yaptığı duânın te’sirli olmadığını ifâde edince Efendimiz’in ikâzı şöyle olmuştur:
– Duâna katran kat! Yâni deveni katranla yağlayarak duâ et.


Kaynak: Havas Gizli İlimler Hazinesi, cilt 1, sayfa 234-235.

10 Temmuz 2017 Pazartesi

KURAN'I KERİM TEFSİRİ (ELMALILI HAMDİ YAZIR) 40 MÜ'MİN SURESİ






MÜ'MİN:

1-6- gibi ne kastedildiğini Allah bilir. (Oraya bak!)
Gerçi muhkem muhkemat ümmülkitab-ı sînede
Kim bilir 'den maksûdı Rahmânım nedir?
"Hâ mîm", "Rahman, rahim" harflerinden olduğu için o iki isme işaret veya yemin olduğu söylenmiş ve "elif, lâm, râ", "Ha mim", "Nûn"un, "Er-Rahmân" okunduğu da söylenmiştir. Bundan dolayı olmalıdır ki bazıları "Ha mim"in, "Havamim" veya "ha mimât" "Hâ mîm"ler diye çoğul yapılmasını caiz görmemiş, sûrelerin birden çokluğuna işaret kastolunduğu zaman "Âlü Hâ mîm" denilmesini tercih eylemişlerdir. Bu yüzden "Ha mim" sûreleri, rahmânî ve rahimî rahmetten birer örnektirler. Bununla birlikte "Ha mim" harfleri Hamd'in başı, Muhammed isminin de ortasıdır. "Ey Muhammed" demek de olabilir. Fakat çokları Kur'ân'ın veya sûrenin ismi olduğunu söylemekle yetinmişlerdir. Bundan dolayı "alemiyet" (özel isimlik) ve te'nis (dişilik) veya özel isimlik ve yabancı dilden gelme kelimeye benzemesi sebepleriyle "Gayrı munsarıf" (okunurken cer ve tenvin kabul etmeyen kelimelerden) olduğunu da söylemişlerdir.
7-8-9- Bu kelimenin açıklamısı Sâd Sûresi'nde (11, 13. âyetler) geçmiştir. "Arş"ı taşıyanlar. "Arş" hakkında "Âyetü'l-Kürsî" (Bakara, 2/255) ve A'raf Sûresi'nde "Sonra Arş üzerinde hükümran oldu." (A'raf, 7/54) âyetine bakınız. "Hamele-i Arş" (Arşı taşıyanlar), büyük meleklerdir ki el-Hâkka Sûresi'nde "O gün Rabbinin arşını üstlerinde bulunan sekiz (melek) yüklenir." (Hâkka, 69/17) âyetinde sekiz oldukları açıkça ifade edilmektedir. Bazı eserlerde bugün dahi sekiz oldukları rivayet edilmiş ise de bazıları bugün dört olup, kıyamet günü diğer dört melek ile desteklenerek sekiz olacakları görüşünü ileri sürmüşlerdir. Ki Muhyiddin Arabi de böyle der. Ve etrafındakiler. "Melekleri görürsün ki Rablerine hamd ile tesbih ederek Arş'ın etrafını kuşatmışlardır." (Zümer, 39/75) buyurulduğu üzere Arş'ın etrafını donatan melekler ki bunlar çok, pek çoktur, sayılarını ancak Allah bilir. Arş'ı taşıyan melekler ile bunlara "Kerubiyyun" derler ki, kâf'ın üstün okunması, râ harfinin ötresi ve şeddesiz okunması ile "Kerubî" kelimesinin çoğuludur. Şeddeli okumak hatadır. Fakat öyle yayılmıştır.
KERUB, "Kurb (yakınlık) mânâsına, kurb (yakınlık) mastarından "Feul" ölçüsünde fiilimsidir. Allah'a en yakın melekler demek olur. Onun için bazıları "Kerubiyyun" yalnız Arş'ı taşıyan meleklerdir demişlerdir. İbnü Sina da Melaike Risalesi'nde şöyle demiştir: Kerubiyyun melekler, "Tih-i a'lâ arasatının" (en yüce meydan olan arasat meydanının) amirleri zümre zümre en şerefli yerde durmaktalar, en güzel manzaraya bakmaktalar ki, bunlar Mukarrebun melekler ve temiz ruhlardır. Fakat Amilûn melekler, Arş'ı, Kürsi'yi ve gökleri taşıyan meleklerin amirleridirler. İşte bütün bunlar tesbih ve hamd ile Rablerine iman etmişler ve müminler için öyle bağış dilerler ve dua ederler.
Meâl-i Şerifi
10- O kâfirlere mutlaka şöyle bağırılacaktır: "Elbette Allah'ın buğzu, sizin nefislerinize buğzunuzdan daha büyüktür. Çünkü siz imana davet ediliyordunuz da inkâr ediyordunuz."
11- Kâfirler diyecekler ki: "Ey Rabbimiz! Sen bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Şimdi günahlarımızı anladık. Fakat çıkmaya bir yol var mı?"
12- (Onlara şöyle cevap verilir): "Bu azab size şu sebeptendir: Siz tek Allah'a davet edildiğiniz zaman inkâr ettiniz. Ama O'na ortak koşulunca inandınız. Artık hüküm, o yüce ve büyük Allah'ındır."
13- Size âyetlerini gösteren, sizin için gökten bir rızık indiren O'dur. Fakat onları ancak gönül verip düşünenler anlar.
14- O halde siz, dini Allah için halis kılarak hep O'na yalvarın. İsterse kâfirler hoşlanmasınlar.
15- O dereceleri yükselten Arş'ın sahibi Allah, o buluşma gününün (kıyametin) dehşetini haber vermek için kullarından dilediği kimseye emrinden ruh (melek) indiriyor.
16- O gün onlar kabirlerinden meydana fırlarlar. Kendilerinin hiçbir şeyi Allah'a karşı gizli kalmaz. "Bugün mülk kimindir?" (diye sorulur. Cevaben): "Tek ve kahhar olan Allah'ındır." (denir).
17- Bugün her nefis kazandığı ile cezalanacaktır. Bugün zulüm yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.
18- Yaklaşmakta olan o felaket (kıyamet) gününü de onlara haber ver. O dem ki yürekler gırtlaklara dayanmıştır, yutkunup dururlar. Zalimler için ne ısınacak bir dost vardır, ne de sözü dinlenecek bir şefaatçi.
19- Allah, gözlerin hain bakışını da bilir, gönüllerin gizlediğini de.
20- Allah hakkı yerine getirir. Onların O'ndan başka yalvardıkları ise hiçbir şeyi yerine getiremezler. Çünkü hakkıyla işiten ve gören ancak Allah'tır.
10- O inkâr edenler, Allah'ın âyetleri hakkında mücadele eden, cehennemlikler oldukları beyan buyurulan kâfirlerin cehenneme girdikten sonraki halleri anlatılıyor. Onlara şöyle bağırılacak: Allah tarafından cehennemde zebaniler bağıracaklar! Elbette Allah'ın makti -makt, buğzun, kinin şiddetlisidir sizin kendinize buğzunuzdan daha büyüktür. Kâfirler kendi kendilerine üç sebepten kızacaklar. Bir kere, kıyameti, cenneti, cehennemi gördükleri zaman bunları inkârda ısrar ettiklerinden dolayı kendi kendilerine kızacaklar; sonra başkasına tabi olanlar, tabi oldukları başkanlara kızacaklar; daha sonra cehenneme girdiklerinde İblis kendilerine seslenip de, "Benim sizin üzerinizde bir otoritem yoktu, yalnız sizi davet ettim de beni dinlediniz, "O halde kusuru bana yüklemeyin, kendinizi kınayın." (İbrahim, 14/22) dediği zaman da kendilerine kızacaklardır.
11- Diyecekler ki: Ey Rabbimiz! Bizi iki öldürdün, iki de dirilttin, yani iki ölüm öldürdün, iki dirim dirilttin. Buradan kabir azabının varlığına delil getirilmiştir. Deniliyor ki, birinci öldürme, dünya hayatını bitiren ilk ölüm; ikinci öldürme kabirdeki birinci diriltmeyi takip eden ölüm; ikinci diriltme de ölümden sonra kıyametteki dirilmedir. Şu halde dünya hayatı dikkate alınmamıştır. Çünkü dünyada inkâr ettiklerini kabul ve itiraf ile günahlarını itiraf ediyorlar. Buna karşılık müminler Saffât Sûresi'nde "Biz ilk ölümümüzden başka bir daha ölmeyecek... değil miyiz?" (Saffât, 37/58) demişlerdi. Duhan Sûresi'nde de müttakiler hakkında "Orada ilk ölümden başka ölüm tatmazlar." (Duhan, 44/56) buyurulacaktır. Bu münasebetle bunlardan birincinin bedene ait ölüm ve hayat, ikincinin de ruha ait ölüm ve hayat diye düşünülmesi ve değerlendirilmesi ve mümin ruhunun "Allah'ın diledikleri kimseler müstesna" ifadesindeki zümrenin arasına dahil olarak doğrudan doğruya baki kalacağına, ölmeyeceğine işaret olması da ihtimal dahilindedir. Burada kâfirlerin sözlerindeki "iki"yi, "Sonra gözünü iki kere daha çevir." (Mülk, 67/4) âyetindeki "ikil (tesniye) gibi sırf tekrar ve çokluk mânâsına alanlar da olmuştur, güya şöyle demişlerdir: Sen bizi kaç kereler öldürdün, kaç kereler dirilttin, bunları görüp kudretinin, büyüklüğünü ve dolayısıyla iadeyi de yapabileceğini anladık.
Şimdi günahlarımızı itiraf ettik, tanıdık, anladık. Fakat çıkmaya bir yol var mı? Bu ateşten, gerek dünyaya dönmek ve gerek başka bir yere gitmek yahut bir daha ölmek gibi herhangi bir şekilde olursa olsun çıkmaya bir yol var mı? Yok diye ümitsizliklerini dile getiriyorlar veya sen istersen ona da yol bulursun demek istiyorlar.
12- Buna karşı redd ile cevap olmak üzere şöyle buyuruluyor: Bu içinde bulunduğunuz azab şu sebepledir ki bir olarak Allah'a çağırıldığı zaman inkâr ettiniz de O'na şirk koşulursa iman ediyordunuz. O şirk koşanların hepsi yok olup gittikleri, hiçbirinin hükmü olmadığı için İşte hüküm Allah'ın O ulu, büyük Allah'ın. Ululuğun ve büyüklüğün son sınırı ile sıfatlı olup, zatında sıfatında ve fiillerinde "Onun benzeri gibi hiçbir şey yoktur." (Şura, 42/11) diye anlatılan, ilâhlık yalnız kendisinin hakkı bulunan Allah'ın. İşte O, size ebedî azabı hükmetti. O'nun hükmünden kurtuluşa imkan yoktur. Müşriklere kini büyüktür, şirki bağışlamaz. Bu şekilde o kâfirlerin hallerini beyandan sonra buyuruyor ki
13- O, O'dur ki size, siz insanlara âyetlerini gösteriyor. İlâhlıkta ortaksız bir olduğunu ve büyüklüğünü anlatan âyetlerini gösteriyor, onunla birlikte sizin için gökten bir rızık da indiriyor, yani cismanî rızkınıza sebep olan yağmur, manevî rızkınıza sebep olan ilim ve Kur'ân indiriyor. Bununla birlikte o âyetleri herkes anlamaz, ancak O'na dönen, gönül veren, düşünen anlar. O halde siz gönlünüzü veriniz de
14- Allah'a dini halis kılarak ibadet ve dua edin ey müminler! İsterse kâfirler hoşlanmasınlar.
15- Dereceleri çok yüksek. Meleklere ve sevdiği kullarına bahşeylediği dereceler çok yüksek, yahut dereceleri yükselten O arşın sahibi, o saltanatın sahibi, kullarından dilediğine öyle yüksek dereceler veriyor ki kullarından dilediği kimseye emrinden ruh indiriyor, yani melek indirip vahiy veriyor o telâki (kavuşma) gününü ihtar etmek için, O'nun korkunçluğunu haber vermek için.
16-19-TELÂKİ GÜNÜ: Kıyamet günüdür. Çünkü o gün ruhlar ve cisimler, göktekiler ve yerdekiler, ameller ve amel edenler, tapılan mabudlar ve kullar buluşacaklar, birbirlerine kavuşacaklar, yani o gün ki halk hep meydana çıkmıştır, kabirlerinden çıkmış açığa fırlamışlardır. Nefislerini örten, amellerini gizleyen hiçbir şey kalmamış, Allah'a karşı hiçbir şeyleri gizli değildir. Ne kendileri, ne amelleri, ne de halleri hiçbir şey, hiçbir zaman Allah'a gizli kalmaz. Fakat dünyada gizliyoruz zannedenler, o gün kendileri de bir şey gizlemeye çalışmazlar, bütün uryanlıklarıyla Hakk'ın huzurunda bulunurlar. Buyurulur ki Kimin mülk bu gün? Buna şöyle cevap verilir. Bir olan ve kahredici bulunan Allah'ın.
VAHİD, zatında hiç ortaklığa, çokluğa ihtimali yok, parçaları da yok, parçacıkları da yok.
KAHHÂR, bir ortağı olmak şöyle dursun, her şey O'nun kahrına mahkum "Onun zatından başka her şey helak olacaktır." (Kasas, 28/88) herşeye istediğini yapacak şekilde galip ve hakim "Bu gün herkes kazandığının karşılığını görür." Bu ifade, mülk ve kahrın eserini beyandır. Onları o felaket gününden de korkut.
ÂZİFE, yaklaşmakta olan felaket, ölüm saati yahut ölümü aratan o kıyamet saati veya hesap görülüp ceza kesilip de cehenneme girilmek üzere bulunulduğu saat ki kıyametin en acı saatidir.
20- Hem Allah hak ile kaza buyurur. Hak ile hükmeder ve hükmünü tamamen icra eyler, hakkı gerçekleştirir, yerine getirir. O'ndan başka tapınıp yalvardıkları ise, gerek cansız putlar, gerek diğerleri hiçbir şeyi kaza edemezler. Kendiliklerinden hiçbir şeye kesinlikle hüküm verip tamamıyla icra ve infaz edemezler, çünkü hepsi Allah'ın hükmü altında boyun eğmektedirler. Onun için hiçbir şeyi yerine getiremezler. Çünkü Allah'tır ancak hakkıyla işiten ve gören. İyi işitip görmeyen ise hakkı yerine getiremez, hüküm veremez.
Allah'ın âyetlerinde mücadele eden o kâfirler:
Meâl-i Şerifi
21- Yeryüzünde bir gezmediler mi? Baksalar ya kendilerinden öncekilerin sonları nasıl olmuş? Onlar yeryüzünde gerek kuvvetçe ve gerek eserce kendilerinden daha üstündüler. Öyle iken Allah onları günahları sebebiyle tutup alıverdi. Kendilerini Allah'ın azabından koruyacak biri bulunmadı.
22- O, şundandı: Onlara peygamberleri apaçık delillerle geliyorlardı. Ama onlar inkâr ettiler. Allah da tuttu kendilerini alıverdi. Çünkü O'nun kuvveti çok, azabı şiddetlidir.
23- Andolsun Musa'yı âyetlerimizle ve açık bir delil ile gönderdik.
24- Firavun'a, Hâmân'a ve Karun'a da onlar: "Bu bir sihirbaz, bir yalancıdır" dediler.
25- Bunun üzerine Musa, kendilerine tarafımızdan hakkı getirince de: "Onunla beraber iman etmiş olanların oğullarını öldürün, kadınlarını diri tutun." dediler. Fakat o kâfirlerin tuzağı da hep boşa çıkmaktadır.
26- Bir de Firavun: "Bırakın beni, öldüreyim Musa'yı da o Rabbine dua etsin. Çünkü ben onun, dininizi değiştirmesinden veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum" dedi.
27- Musa da: "Ben hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a sığınırım" dedi.
21-27- "Firavun: 'Bırakın beni öldüreyim Musa'yı da o Rabbine dua etsin." Bununla yukarıda geçen "Her ümmet kendi resullerini yakalamak kastinde bulundu." (Mümin, 40/5) sözüne bir örnek gösterilmiş de oluyor. Anlaşılıyor ki Hz. Musa'nın mucizeleri karşısında Firavun'un istibdadı, baskısı kırılmış, dilediğini yapamaz olmuş ve şaşırmıştı. A'raf Sûresi'nde geçtiği üzere mesele cemiyetin yalnız görüşüne müracaattan, başvurmaktan ibaret kalmamış, bir müdahale mahiyetini almış olmalı ki bırakın beni diye bağırıyor. Demek ki o cebbar, zorba Firavun, zorlamasını yürütemez olmuş ve şaşırmış idi, şaşkınlığından saçma sapan konuşuyordu. Bir taraftan o Rabbine dua etsin diye Allah'ı inkâr etmek veya hafife almak istiyor, bir taraftan da dininizi değiştirecek diye dindarlık gösteriyor. Belki onun Allah dediği kendi saltanatıdır.
Meâl-i Şerifi
28- Firavun ailesinden imanını saklayan bir adam da şöyle dedi: "Bir adamı, Rabbim Allah dediği için öldürecek misiniz? Halbuki o size Rabbinizden delillerle gelmiştir. Hem o bir yalancı ise çok sürmez, yalanı boynuna geçer. Fakat doğru ise size yaptığı tehditlerin birkısmı olsun başınıza gelir. Şüphe yok ki Allah aşırı giden bir yalancıyı doğru yola çıkarmaz."
29- "Ey kavmim! Bugün mülk sizindir. Dünyada yüze çıkmış bulunuyorsunuz. Eğer gelecek olursa Allah'ın hışmından bizi kim kurtarır?" Firavun: "Ben size görüşümden başkasını göstermiyorum ve herhalde ben size doğru yolu gösteriyorum" dedi.
30- O iman etmiş olan kimse de: "Ey kavmim! Doğrusu ben sizin hakkınızda Ahzab (önceki çeşitli toplumlar)ın günleri gibi bir günden korkuyorum."
31- "Nuh Kavmi'nin, Âd'ın, Semud'un ve daha sonrakilerin maceraları gibi (bir günün geleceğinden korkuyorum). Allah, kulları için bir zulüm istemez."
32- "Ey kavmim! Ben size gelecek o çağrışma gününden (kıyamet gününden) korkuyorum."
33- "O gün arkanıza dönüp kaçacaksınız. Fakat sizi Allah'tan koruyacak olan yoktur. Her kimi Allah şaşırtırsa, artık ona bir yol gösterici bulunmaz."
34- Bundan önce size delillerle Yusuf gelmişti. O zaman da onun size getirdiği hakikatte şüphe edip durmuştunuz. Nihayet vefat ettiğinde de "Bundan sonra Allah asla peygamber göndermez" dediniz. İşte aşırı şüpheci olanları Allah böyle şaşırtır.
35- Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın, Allah'ın âyetleri hakkında mücadele ederler. Bu durum, Allah katında ve iman edenler yanında büyük bir buğzu gerektirir. İşte Allah, her böbürlenen zorbanın kalbini öyle bir tabiat ile mühürler.
36- Firavun dedi ki: "Ey Hâmân! Bana bir kule yap, belki ben o yollara ulaşabilirim."
37- "Göklerin yollarına ulaşabilirim de, Musa'nın ilâhının ne olduğunu anlarım. Ben onu mutlaka yalancı sanıyorum." İşte böylece Firavun'a kötü ameli süslü gösterildi de yoldan çıkarıldı. Çünkü Firavun düzeni hep boşa çıkar.
28-35- Bir de Firavun ailesinden bir mümin adam ki imanını gizliyordu, şöyle dedi: Bazıları bu adamın İsrailoğullarından olduğunu zannetmişlerse de "Firavun ailesinden" sıfatından anlaşılan mânâ bunun daha çok Mısırlılardan ve belki Firavun'un kendi ailesinden olduğunu anlatıyor. Nitekim Süddî bunu Firavun'un amcası oğlu diye rivayet eylemiştir. Veliahdi ve "Sahib-i Şurtası" yani polis şefi olduğu da söylenmiştir. Firavun'un Musa'yı öldüreyim derken Allah, kendi adamlarından böyle bir kahramanı başına dikmiş, karşısına çıkartmıştı; bu sebeple Firavun ailesinin mümini diye bilinmiş ve tanınmış olan bu adamın Firavun'a ve Firavun ailesine karşı olan konuşmalarını ve mücadelesini Cenab-ı Allah burada özellikle hikaye buyurduğu için, bu sûreye onun adına izafe olarak "Mümin Sûresi" denilmiştir. Bu kişi önceleri imanını gizleyerek gizliden gizliye tedbirlerle bir süre Firavun'u avutmuş ise de, nihayet Hz. Musa'nın kesin kararı karşısında meydana çıkmak gereğini hissederek önce yavaş yavaş nasihata başlamış, sonra da açıktan savaş meydanına atılmıştır. Onun için önce yine belli etmemek üzere diyor ki A! Bir adamı, Rabbim Allah diyor diye öldürecek misiniz? Rabbinizden size delillerle gelmiş iken, sonra da yavaş yavaş imanını açıklamaya kadar gitmek üzere ihtiyat ve tedbir ile delil getirmeye kuvvet vererek ekliyor: Hem eğer yalancı çıkarsa yalanı sırf kendi üzerine, kendi boynuna geçer, vebalini, cezasını kendi çeker, size zararı olmaz. Dolayısıyla yalancılığı ortaya çıkmadan öldürmeye ihtiyacınız yok. Buna karşılık ve eğer doğru çıkarsa size yapmakta olduğu tehditlerin bazısı, hiç olmazsa bazısı başınıza gelir, size isabet eder. Yani ahirete inanmıyorsanız dünyada azabı gelir. Şüphe yok ki Allah yalancı, müsrif kimseyi doğru yola çıkarmaz, başarılı kılmaz. Bu iki anlamlı, bir başka delil getirme biçimidir. Birincisi, o aşırı bir yalancı olsa idi, Allah ona o delilleri vermez, o mucizelerle desteklemezdi. İkincisi, eğer aşırı bir yalancı ise, toplum içinde yeri olamayacağından şüphe yoktur. Öldüreceğiz diye uğraşmaya ne gerek var? Bu iki mânâ ile asıl maksat da Firavun'a dokundurma ve taş atmadır. Yani sen bu kadar kan döken müsrif bir yalancısın, Allah seni onu öldürmek gayesine erdirmez, kendin zarar edersin.
"Ey kavmim! Bugün mülk sizin." Bu şekilde doğrudan doğruya kavme seslenmesinden anlaşılıyor ki bu konuşmalar özel bir mecliste değil, genel bir ortamda geçmiştir, cereyan etmiştir. (A'raf Sûresi, 7/103 vd. bkz.) Böyle olduğu özellikle şundan anlaşılır: "Firavun: Ben size görüşümden başkasını göstermiyorum ve herhalde ben size doğru yolu gösteriyorum dedi." Çünkü Firavun bu kelamı ile yalnız görüşünü anlatmış oluyor. Doğrudan doğruya icra emiri vermiyor. O iman eden zat, önce dünya azabı ile tehdide girişiyor ki, bunlar o vaad edilenlerdir. TENAD GÜNÜ: Tenâdî günü, çağrışma, bağrışma günü demektir ki kıyamet gününün ismidir. Çünkü o gün birbirlerine feryat ve figan ile bağırıp çağırıp inleyecekler, yetişen yok mu diye imdat dileyecekler veya "Cennettekiler cehennemliklere: Rabbimizin bize vaad ettiğini gerçek bulduk... diye nida ederler." (A'raf, 7/44) âyeti gereğince cennetlikler cehennemliklere, cehennemlikler de cennetliklere nida edecekler. "Size Yusuf gelmişti." Bazıları buradaki "Yusuf"tan maksat, Hz. Yusuf'un torunu Yusuf b. Efrayim b. Yusuf demişlerse de doğrusu Yusuf b. Yakub (a.s.)'dur. Ancak Kurtubî Tefsiri'nde belirtildiği üzere Hz. Musa'nın Firavun'u, Hz. Yusuf'un Firavun'u değildir. Yusuf'un Firavun'u Amâlik'dan idi, Musa'nın Firavunu ise Kıbtî'dir.
36-37- Yine Firavun dedi ki: Ey Hâmân, bana bir kule yap belki ben o sebeplere, o göklerin sebeplerine, yollarına ererim de Musa'nın ilâhına muttali olurum, ne olduğunu anlarım. Bununla birlikte ben onu mutlaka yalancı zannediyorum ya... Firavun bir gözetleme kulesi yaptırarak teknik bir teşebbüste bulunmak ve bu şekilde Hz. Musa'yı güya yalancı çıkarmak için bir şarlatanlık etmek istiyordu ki, bunda iki düşüncenin birisi vardı: Ya halka diyecekti ki, Bakınız, işte gökleri de gözetledik oralarda Musa'nın dediği ilâhı göremedik. Olsa idi görünmesi gerekirdi veya diyecekti ki, bakınız biz bu kadar mali imkanlarımızla ve sınaî teşebbüsümüzle göklere çıkmanın yolunu bulamadık; o halde Musa nereden çıktı da bize, onların Rabbi tarafından memur olduğunu söylüyor. Ve işte Firavun'a kötü ameli böyle tezyin edildi süslü gösterildi de bunları siyaset adına iyi bir şey yapıyormuş gibi yapıyordu. Ve yoldan saptırılıyordu. Çünkü gökte bir yıldız arar gibi gözetleme ile cismanî bir yoldan Allah aramaya kalkmak, Allah'ı aramak yolu değil; halkı bu şekilde iğfale çalışmak da başarılı olacak bir siyaset yolu değildi. Gökler ve yer, göklerde ve yerde her şey Yaratıcısının varlığını gösterip durmakta iken ve Allah'ı eserinden anlamak için yerin gökten bir farkı olamayacağı da aklı olanlarca malum olması gerekirken, Hz. Musa'nın Tâhâ Sûresi'nde "Bizim Rabbimiz her şeye biçimini (hilkatini) veren, sonra da doğru yolu gösterendir." (Tâhâ, 20/50), Şuara Sûresi'nde de "O meşrıkla mağribin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir." (Şuara, 26/28), "O sizin de, önceki atalarınızın da Rabbidir." (Şuara, 26/26) diye herkese öğrettiği açık yolu bırakıp da yetişemeyeceği uzaklara gitmeye kalkışmak elbette çıkar yol değildir. Bununla birlikte Firavun bunu ciddi olmak için değil, halkı aldatmak için bir hile, bir dalavere olmak üzere yapıyordu. Fakat Firavun'un dalaveresi, hilesi, düzeni sırf hasar içinde sonuçsuzdur, verimsizdir. Onun böyle yanlış yolda entrika çevirmeye kalkışması, kendisini başarılı kılmak şöyle dursun, aksine, aleyhine olmuştur. Çünkü:
Meâl-i Şerifi
38- O iman etmiş olan kimse dedi ki: "Ey kavmim! Bana uyun ki size doğru yolu göstereyim."
39- "Ey kavmim! Bu dünya hayatı ancak geçici bir menfaatten ibarettir. Ahiret ise durulacak karar yurdudur."
40- "Her kim bir kötülük yaparsa, ona ancak yaptığının bir misli ile ceza verilir. Erkek veya kadın, her kim de mümin olarak iyi bir amel işlerse, işte onlar cennete girerler. Orada kendilerine hesapsız rızık verilir."
41- "Hem ey kavmim! Niçin ben sizi kurtuluşa davet ederken, siz beni ateşe davet ediyorsunuz?"
42- "Siz beni Allah'ı inkâr etmeye ve bence hiç ilimde yeri olmayan şeyleri O'na ortak koşmaya davet ediyorsunuz. Ben ise sizi o çok güçlü ve çok bağışlayıcı olan Allah'a davet ediyorum."
43- "Hiç inkâr edilemez ki, gerçekten sizin beni davet ettiğiniz şeyin dünyada da, ahirette de bir davet hakkı yoktur. Hepimizin dönüşü Allah'adır. Şüphesiz haddi aşanların hepsi cehennemliktir."
44- "Siz benim söylediklerimi sonra anlayacaksınız. Ben işimi Allah'a havale ediyorum. Şüphesiz Allah, kullarını görür, gözetir."
45- Allah o mümini, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu. Firavun'un adamlarını ise, o kötü azab kuşattı.
46- Onlar, sabah akşam ateşe arzolunurlar. Kıyamet kopacağı gün de: "Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine tıkın!" (denilecektir).
47- Hele ateş içinde birbirlerini protesto ederlerken, zayıf olanlar, büyüklük taslayanlara: "Hani bizler size tabi idik. Şimdi siz bizden bir ateş nöbetini savabiliyor musunuz?" derler.
48- Büyüklük taslayanlar da şöyle derler: "Evet, hepimiz onun içindeyiz. Allah kulları arasında hükmünü vermiştir."
49- Ateştekiler, cehennem bekçilerine derler ki: "Rabbinize dua edin de bir gün olsun bizden azabı biraz hafifletsin."
50- Bekçiler de: "Size peygamberleriniz mucizelerle gelmiyorlar mıydı?" diye sorarlar. Onlar: "Evet" derler. Bekçiler: "Öyle ise kendiniz dua edin" derler. Kâfirlerin duası ise hep çıkmazdadır.
38- O iman etmiş olan kişi, önceleri imanını gizlemiş olan mümin adam dedi ki Ey Kavmim! Bana uyun, ardımca gelin, size "Reşad" yolunu, murada erdirecek doğru yolu göstereyim. O doğru yol, Firavun'un gösterdiği yol değil, benim göstereceğim yoldur. Bu söz gösteriyor ki bu kişi, Hz. Musa'ya yardım etmek için Firavun'a karşı isyan etmiş, kavmini kendisine uymak için davete başlamıştır. Bundan dolayı bazıları bunu Musa zannetmişlerse de bu tercih âyetin ifadesinden çıkan mânâya terstir. Murad Bey'in Tarih-i Umumî'sinde de Mısır kâhinlerinden "Uzarsif" adında birisinin Hiksüsler tarafına geçerek önemli bir ordu ile Firavun aleyhine isyan etmiş olduğu Mısır tarihlerinden nakledilmiş ve tarihçilere göre bu adamın Hz. Musa olduğu hakkında bir dereceye kadar görüş birliği var gibidir diye bir değerlendirme de ileri sürülmüş ise de, bu adamın Hz. Musa değil, Firavun ailesi mümini olan bu kişi olması daha doğrudur. Şu halde bu söz artık istişare meclislerinde değil, eline silah alarak karşıya çıkan bir mücahidin tebliği halinde geliyordu. İbnü Abbas'tan rivayet olunduğuna göre, bu zat yardımcıları ve destekçileri ile bir dağa çekilmişti.
39- Ey kavmim! Bu dünya hayatı bir metadan ibarettir. Durup eğlenecek, istirahat edecek bir yer değil, kullanılıp yararlanılacak bir kazançtan, gelip geçici bir kazanç fırsatından ibarettir." "Dünya ahiretin ekinliği, çiftliği, tarlasıdır" hadisince, ahirette biçilip yararlanılmak için çalışılması lazım gelen bir kâr, bir yararlanma vasıtası veya bir mesai saatidir. Ahiret ise, işte karar yurdu odur, durulacak, istirahat edilecek yurt ancak O'dur. Orada kazanmak çalışmak yoktur. Onun için dünyada eğlenceye bakmayıp çalışmaya, kazanmaya bakmalıdır ki ahirette istifade edilsin.
40-Bunun, bu nimetlenmenin beyanı şöyle ki: Her kim bir kötülük yaparsa başka değil, ancak onun kadar cezalanır. Yani kötülüğün cezası, layık olduğu karşılığı iyilik olamaz. Onun gibi kötülük olur. Kötü amel yapanın güzel ecir beklemeye hakkı yoktur. Onun bekleyebileceği karşılık ancak bir kötülüktür. Gerçi kısmen veya tamamen affolunanlar olabilir. Fakat bağışlanmak, o kötülüğün cezası değil, başkaca bir ihsandır. Adalet kanunu, kötülüğün kendisi gibi bir kötülük ile cezalanmasıdır. Her kim de salih bir amel, iyi bir iş yaparsa gerek erkekten olsun, gerek dişi işte onlar cennete girerler. Orada kendilerine hesapsız rızıklar verilir. İyiliğin karşılığı da iyiliktir. Adalet kanunu bunun da kendisi gibisinin olmasını isterse de "ihsan" kanunu onun on mislinden, hesapsız katlarına kadar çıkar. Arazisine, yerine iyi bir tane eken, on tane alabilir. Yüz, yedi yüz, daha fazlasına kadar da katlanıp gidebilir. Onun için Firavun'a karşı mücadele ederek iyiliği yerleştirmeye çalışmalıdır.
41-44- "Ey kavmim! Ben sizi kurtuluşa çağırıyorum, siz beni ateşe çağırıyorsunuz." Bu sesleniş de Firavun'a karşı yapılan bir çıkış ve davetin azgınlık olmayıp meşru ve muhakkak bir kurtuluş meselesi olduğunu beyandır.
45- Bu şekilde Allah onu, Firavun ailesinin kurduğu hilelerin fenalıklarından korudu. Onlar Firavun ailesinin düştükleri kötü amellere düşmedikleri gibi, Firavun ailesinin onlar hakkında kurdukları fena tuzaklara da düşmediler. Firavun'un takipleri ilâhî koruma sayesinde kendilerine bir zarar vermediği gibi Azabın kötüsü Firavun ailesinin başına indi. İbnü Abbas'tan rivayete göre Firavun'un, onu takip etmek için gönderdiği askerler telef olmuştu. Sonra da kendisi ve askerleri bilindiği üzere suda boğulmuşlardı.
46-50- Ateş. Bu kelime mübtedadır, yani dilbilgisi açısından öznedir, bu cümlenin haberi, yani yüklemi şu: Onlar ona sabah ve akşam sunulup durmaktadırlar. Yani Firavun ailesinin dünyada kötü azab ile mahvoldukları gibi, ahirete kadar Berzah âleminde de akşam sabah ateşe sunulmak ile azap olunmaktadırlar. Sonra da "Kıyamet kopacağı gün de: 'Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine tıkın!' denilecektir."
Şimdi "Kıssanın hisse"si beyan olunarak buyuruluyor ki:
Meâl-i Şerifi
51- Biz peygamberimize ve inananlara hem dünya hayatında hem de şahitlerin şahitlik edecekleri günde (kıyamette) elbette yardım ederiz.
52- O gün zalimlere özür dilemeleri fayda vermez. Onlara lanet vardır, onlara yurdun kötüsü (cehennem) vardır.
53- Andolsun ki biz Musa'ya o hidayeti verdik ve İsrailoğullarına o kitabı miras kıldık.
54- (Bunu) Aklı başında olanlara bir yol gösterici ve bir hatırlatma olsun diye (böyle yaptık).
55- O halde sabret. Çünkü Allah'ın vaadi haktır. Hem günahından dolayı istiğfar et ve akşam sabah Rabbini hamdiyle tesbih et.
56- Kendilerine gelmiş kesin bir delil olmaksızın, Allah'ın âyetleri hakkında mücadele edenlerin göğüslerinde ancak yetişemeyecekleri bir kibir vardır. Sen hemen Allah'a sığın. Çünkü her şeyi işiten ve gören O'dur.
57- Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Fakat insanların çoğu bilmezler.
58- Kör ile gören bir olmaz, iman edip salih ameller işleyen kimseler ile kötülük yapan da bir değildir. Ne kadar da az düşünüyorsunuz!
59- Herhalde o saat (kıyamet) muhakkak gelecektir. Onda şüphe yok. Fakat insanların çoğu inanmazlar.
60- Halbuki Rabbiniz: "Bana yalvarın, dua edin ki size karşılık vereyim. Çünkü bana ibadet etmekten kibirlenip yüz çevirenler yarın horlanmış olarak cehenneme gireceklerdir." buyurdu.
51- Biz gönderdiğimiz peygamberlerimizi ve iman edenleri elbette "mansur" kılarız, yardım eder, delille, zaferle ve kâfirlerden intikam ile murada erdiririz. Hem dünya hayatında hem de şahitlerin şahitliğe duracakları gün. Kıyamet günü, yani hem dünya, hem ahiret, ikisinde de bazı hallerde bir süre için onların meşakkatlere uğrayarak imtihan geçirmeleri bu vaadin kesinliğini çürütmez. Çünkü göz önüne alınması gereken, sonuç ve neticedir. Bununla birlikte peygamberin ve müminlerin zafer elde etmeleri yalnız ahirete de kalmayacaktır. Musa'nın ve o iman eden kişinin Firavun'a üstün gelmesi gibi dünyada da gerçekleşecek, ahirette de...
EŞHAD: "Şahit" kelimesinin çoğuludur. "Sahib" kelimesinin "Eshab" olması gibi. Bunlar kıyamet günü insanlara karşı şahitlik edecek olan melekler, peygamberler ve müminlerdir.
52- O günkü zalimlere mazeretleri yarar sağlamaz. Çünkü mazeretleri geçersizdir. Veya "Onlara da izin verilmeyecek ki özür dilesinler." (Mürselat, 77/36) âyetinin mânâsınca özür dilemek için kendilerine izin verilmez, ağız açtırılmaz. Ve onlara lanet vardır. Allah'ın rahmetinden koğulmak, uzaklaştırılmak vardır. Ve onlara yurdun kötüsü vardır: Cehennem.
53-54- Şanım hakkı için Musa'ya o hüdayı verdik. Firavun'a karşı dünyada o başarıyı verdik, arkasından İsrailoğullarına o kitabı yani Tevrat'ı miras bıraktık. Aklı başında, selim, halis akıl sahibi olanlara bir irşad ve hatırlatmak için. Yani Allah'ın peygamberlerine ve müminlere dünya ve ahiret yardımının muhakkak olduğunu ve Firavun gibi zalimlere karşı mücadelenin gerekliliğini hatırlatmak için.
55- O halde sabret müşriklerin eziyetlerine katlanarak dayan. Çünkü Allah'ın vaadi haktır, yardımı muhakkak olacaktır. Onun için sabret ve günahına istiğfar et, gideremediğin eksiklikleri örtmesi için Rabbinin mağfiretini iste. Ve Rabbinin hamdiyle tesbih et, akşam ve sabah. Bu deyim,her zaman demek gibi devam ifade eder. Allah'a hamd ve şükrederek tenzihe devam et, ne dil, ne kalp hiç zikirden gafil olmasın demek olur.
56- Kendilerine gelmiş bir "sultan": Bir yetki ve delil olmaksızın Allah'ın âyetleri hakkında mücadele eden kimseler, Allah'ın âyetleri, Allah'ın varlığına, birliğine ve herhangi bir hususun gerçekliğine dair koymuş olduğu deliller, indirmiş olduğu kitaplar ve peygamberlerin de ortaya koyduğu mucizelerden daha geniş anlamlıdır. Bunlarda mücadele için imkan verecek bir delil ve hüccet düşünülemeyeceğinden burada "Kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın" kaydının muhalif mefhumu kastedilmiş değildir. Ancak din işinde söz söyleyebilmek için hüccet ve delile dayalı bir yetki gerekli olduğuna dair bir uyarıdır. Bununla birlikte "nesih", "tahsis" ve "takyid" kabilinden olan meselelerde olduğu gibi, Allah'ın âyetlerini yine Allah'ın âyetleriyle karşılaştırarak bahsetmek caiz olduğuna işarettir denilebilir. Fakat hiç böyle bir salahiyet, yetki ve delil olmaksızın Allah'ın âyetleri hakkında mücadele edenlere gelince, Onların sinelerinde, gönüllerinde kibirden başka bir şey yoktur. Hakkı kabule tenezzül etmek istemeyen bir büyüklük davası, kuru bir azamet kuruntusu, fakat bir kibir ki onlar, ona yetişecek değillerdir. Hadlerinden çok aşkın ne şimdi, ne ilerde, gereğine erişmeleri ihtimali bulunmayan bir kibir, çünkü Allah'ın âyetlerinin üstüne çıkılmaz. Allah'ın vermediği değer ve mertebe zorla alınmaz. Peygamberliğe çalışıp çabalamakla yetişilemediği gibi, Allah vergisinden fazla, bir selahiyete de erilmez. İşte Allah'ın âyetleri hakkında mücadele edenler, sırf böyle bir kazanç ile mücadele ediyorlar. Delili ortada olan Hakk'a karşı, taassup, bağnazlık, ile mücadele edenlerin hepsi bu hükme dahildirler. Hepsi böyle sinelerinde yetişemeyecekleri bir kibir taşıdıklarından dolayı mücadele ederler. Bu âyetin iniş sebebi konusunda iki rivayet vardır:
1- Kureyş müşrikleridir ki "Şu Kur'ân iki memleketin birindeki büyük bir adama indirilmeli değil miydi?" (Zuhruf, 43/31), "Eğer bir hayır olsaydı bizden önce ona koşmazlardı." (Ahkaf, 46/11) diyorlardı.
2- Âyetin iniş sebebi diğer görüşe göre, yahudilerdir. Mukatil demiştir ki, haklarında bu âyet inen mücadele edenler, yahudilerdir. Deccal'e saygı gösterdiler, bu âyet indi. Ebu'l-Âliye de bu görüşe varmıştır. Alûsî'nin nakline göre, Abd b. Humeyd ve İbnü Ebi Hatim sahih sened ile ondan şöyle rivayet etmişlerdir: Yahudiler, Hz. Peygamber'e geldiler de "Deccal dediler, ahir zamanda bizden olacak ve işte olacaklar o zaman olacak ve şöyle yapacak böyle yapacak diye büyüttüler de büyüttüler." Bunun üzerine Allah Teâlâ, bu sûrenin 56. âyeti olan yukarıdaki "Kendilerine gelmiş bir yetki ve burhan olmadan Allah'ın âyetleri hakkında mücadele eden kimseler..." âyetini indirdi. Buna göre sûredeki bu âyetin Medine inişli olması yakışır. Ebu's-Suud bunu şöyle nakleder: "Bir de denildi ki mücadele edenler yahudilerdir. Diyorlardı ki, bizim Tevrat'ta zikrolunan sahibimiz sen değilsin. O Mesih b. Davud, yani Deccal ahir zamanda çıkacak, saltanatı karaya ve denize erecek, ırmaklar beraberinde gidecek, Allah'ın âyetlerinden (delillerinden) bir âyet olacak, o zaman hükümranlık tekrar bizim elimize geçecek." İşte yüce Allah onların bu temennilerine (ideallerine) "kibir" ismini verdi ve kuruntularına eremeyeceklerini ifade buyurdu. Yani yahudiler İsrailoğulları'ndan başkasında peygamberlik görmek istemedikleri için, gerek Kur'ân'dan ve gerek diğer kitaplarda peygamberin peygamberliğine delalet eden âyetleri sırf kibir ve kıskançlık yüzünden mücadele ederek peygamberlerin en sonuncusunu bırakıp Deccal'a sarılmışlar ve onun zamanında saltanatın kendilerine geçeceğini bir temenni halinde ileri sürmüşler ise de, Deccal çıktığı zaman dahi mülk ve saltanat kendilerine geri dönmeyecektir. Alûsî der ki: "Bu mücadelede yahudiler iki yönden yalan söylediler. Önce Resulullah'a 'Sen bizim muteber olan sahibimiz değilsin' sözleriyle yalan söylediler. İkinci olarak, Deccal'ı kastederek o Mesih b. Davud'dur diyerek yalan söylediler. Çünkü hangi peygamber gönderildiyse ümmetini mutlaka Deccal'den tahzir buyurmuş, yani sakındırmıştır. O bir 'bişaret', yani müjde değil, fitne ve imtihan aracıdır. Onlar ise onu peygamber yerine tutarak 'sahibimiz' demişlerdir ki bunun, Allah'ın âyetleri ile 'bir yetki bir delil olmaksızın' mücadele olduğunda şüphe yoktur."
Hadislerde "Eşrat-ı saat"ten, yani kıyamet alametlerinden olmak üzere iki Mesih zikrolunur. Birisi: Mesih İsa'nın yeryüzüne inmesi, birisi de Mesih Deccal'ın ortaya çıkmasıdır. Müseylime gibi yalan yere peygamberlik iddiasıyla çıkacak otuz kadar Deccal zikredilmiş, en büyük fitne olan Mesih Deccal'ın ise ilâhlık iddiasıyla ortaya çıkacağı haber verilmiştir. Ancak Mesih Deccal'e, Mesih b. Davud denilmiş olduğunu da bu âyetin tefsirinde işitmiş oluyoruz. Halbuki Matta İncili'nin başında görüldüğüne göre hıristiyanlar bu ismi "İsa el-Mesih b. Davud" diye Hz. İsa'ya vermektedirler.
Buna sebep olarak da Meryem'in nişanlısı dedikleri Yusuf'un Hz. Davud neslinden olduğunu söylemektedirler. İsa'nın doğumu, Meryem'le Yusuf'un biraraya gelmelerinden önce Rûhu'l-Kudüs'ten oldu diye açıklanmış iken, Yusuf babası imiş gibi onun vasıtası ile Hz. Davud'e nisbet edilmesi bir çelişki teşkil eder. Fakat Matta İncili her nedense bu çelişki ile birlikte Hz. İsa'ya Mesih b. Davud demekte ısrar etmiştir. Aynı zamanda Hz. İsa'yı tanımadıkları malum olan yahudiler de ahir zamanda çıkacak Deccal'e bu ismi vermişler, bu açıdan aralarında bir kaynaktan çıkmış olması düşünülen garip bir bakış açısı benzerliği meydana gelmiştir. Biz bundan şunu anlamış oluyoruz ki Mesih-i Deccal, yalancı Mesih demektir. Gelen haberlere göre Deccal, yalancı, insanları aldatmakta hünerli bir sahtekardır ki, kâfirliği, sahtekarlığı yüzünden belli olduğu halde birtakım harikalar göstererek ilâhlık iddia edecek ve en büyük fitne olması da bundan olacaktır. Bilginler demiştir ki: Yüce Allah peygamberlik iddia eden bir yalancıya onu tasdik ihtimali bulunan bir mucize vermez, çünkü bu, şüpheye düşürme olur, Allah'ın âyetleri ile mücadeleye "sultan" (delil) verilmiş olur. Fakat ilâhlık iddia eden bir yalancıya imtihan için her türlü harikayı verebilir. Çünkü kendisi hâdis olan (sonradan olan) yaratığın Allah olmadığına aklî delil daima var olduğu için, onun yalancılığı haddi zatında ortadadır. Ondan dolayı Allah'ın âyetleri ile mücadeleye herhangi bir "sultan" (delil) verilmiş olmaz. Deccal'in bu şekilde yalancı bir Mesih olması, onun Hıristiyanlık taklidi altında ortaya çıkacağını anlatır. Gerçek Mesih olan İsa'ya ve peygamberlerin sonuncusuna kibir ve kıskançlıkla inkâra dalarak bütün ümitlerini yalancı Mesih olan Deccal'a bağlamaları ne acaib bir bedbahtlık, ne acı bir mahrumiyettir. Bu son senelerde yahudilere Filistin'de bir hükümet yapıvermek isteyen İngiltere acaba onlara gözledikleri yalancı Mesih rolünü oynayıverecek midir? Fakat yüce Allah, buyuruyor ki, "Onlar ona yetişecek değillerdir." (Mümin, 40/56), Onun için sen hemen Allah'a sığın. Öyle kibirden ve kibirli kıskançlardan veya Deccal'ın şerrinden Allah'a sığın. Çünkü işitecek O'dur, görecek O. Yani senin ve onların bütün dediklerinizi işiten ve işitecek olan ve bütün yaptıklarınızı gören ve görecek olan ancak O'dur. Bu bir taraftan vaad, bir taraftan tehdittir.
57- Elbette göklerin ve yeryüzünün yaratılması o insanların yaratılmasından daha büyüktür. Bu âyetin terkibinde birkaç mânâ vardır. Bir kere, insanların Allah'a ve Allah'ın âyetlerine karşı kibirli olması ve mücadelesinin haddini bilmemek olduğunu hatırlatmaktadır. Yani o kibredenlerin kibir, ne haddinedir ki, göklerin ve yerin yaratılışı onların yaratılışından daha büyük, daha azametlidir. Öyle ki insan onların içinde bir zerrecik gibi kalır, hatta insan yeryüzünün üzerinde bir mikrop, yer küre bütün alemin içinde bir zerre mesabesindedir. O halde insanın yere göğe karşı bile büyüklenmek haddi değilken, onları yaratan Yaratıcıya karşı kibir taslamaya kalkması ne büyük cehalettir. İkincisi, yeniden dirilmeye ve yeniden ruh verilmesine işaretle bir tehdit olmak üzere şöyle demektir: İlkin gökleri ve yerküreyi yaratmak, yoktan var etmek insanları tekrar yaratmaktan daha büyük bir iştir; o gökleri ve yeri hiç yok iken yaratan, ölen insanlara tekrar hayat verip de yaratamaz mı? Yeniden hayat verme ilk yaratmadan elbette kolaydır. Zemahşeri bu mânâyı tercih etmiştir. Üçüncüsü Nakkaş gibi bazı tefsir bilginlerinin verdiği mânâya göre "Halkunnas" deyimini Arapça dilbilgisi kurallarına göre öznesine (failine) muzaf olarak; gökleri ve yeri yaratmak insanların yaptığı şeylerden elbette büyüktür, demek olur. Bundan çıkan, gökler ve yerküre ile insanları mukayese değil, Allah'ın yaratması ile insanların yapmasını mukayesedir, bu mukayesenin sebebi de mücadele edenlerin sanatlarına güvenerek kibirleridir. Yani insanlara nisbet olunan keşifler, sanatlar iddialarınca icatlar, yaratışlar, her ne olursa olsun hiçbir zaman Allah'ın yaratışına benzeyemez. Göklerin, yerin yaratılışı gibi olamaz. Dolayısıyla mücadele edenlerin deccallerin gösterecekleri harikalar insanları aldatmamalıdır. Fakat insanların çoğu bilmez de aldanırlar, kendilerini veya eserlerini göklerden ve yerden büyükmüş gibi varsayar gururlanırlar. Veya insanların yaptığını Allah'ın yaptığından büyük zannederler, kibirlenirler. Mesela Allah bir kulak yaratmıştır insan onunla uzak yakın mesafeden ses işitir, sonra insanlar bir de radyo keşfetmişlerdir. Fakat ilmi olmayan insanların birçoğu radyoyu insanın yaratması ve kulaktan daha önemli bir sanat zanneder. Düşünmez ki kulak olmayınca radyo hiçtir. Ve bilmez ki gerçekte radyo da Allah'ın yaratmasıdır. Muhyiddin-i Arabî, "Fütühat-ı Mekkî"sinde der ki: Bu, "Elbette göklerin ve yeryüzünün yaratılması o insanların yaratılmasından daha büyüktür." (Mümin, 40/57) âyetinde "büyüklüğü" cisim ve sayı büyüklüğü sanma, çünkü o göz ve basireti olan herkes için bellidir. O büyüklük yüce Allah'ın onlarda icra eylediği bir mânâdan dolayıdır ki o insanda yoktur. "Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ve teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler." (Ahzab, 33/72) âyeti ondandır. Onların yüz çevirmesini ve çekinmesini cahilliklerinden sanma, aksine emaneti üstlenmek cahilliktendir. Onun için yüce Allah, "Çünkü o çok zulümkar ve çok cahildir." (Ahzab, 33/72) diye insanı nitelemiştir. Demek ki gökler, yerküre ve dağlar, emanetin değerini ve onu üstlenenin tehkilede olduğunu, çünkü onu asıl sahibine vermeye kesin bilgisi bulunmadığını bilmişler ve Allah'ın teklif ile maksadının aklı teraziye vurmak olduğunu anlamışlardı. Demek ki yeryüzünün, dağların, gökyüzünün aklı insanın aklından çok idi. Onlar kendilerini Allah'ın üzerlerine vacip kılmadığı şeye sokmadılar, çünkü o bir teklif idi, bir emir değildi ki, Allah'ın emrine ta'zim, saygı gereğine göre ister istemez uymak gereksin. Halbuki "İkiniz de ister istemez gelin." (Fussilet, 41/11) Yani size bırakılacak şeyleri ister istemez kabule amade, hazır olun dediği zaman, "İsteye isteye geldik" (Fussilet, 41/11) dediler. Hakk'ın kendilerine yapmak istediği her şeyi kabule hazır olduklarını söylediler.
Şeyh Muhyiddin-i Arabî'nin bu sözü insanı büyük bir nüsha ve toplayıcı bir nüsha sayan sözlerine aykırı görünür. Çünkü göklerin ve yerkürenin cismanî yönden bilinen büyüklüğünden başka aklî yönden de büyüklükleri tesbit edilince insan için hiç büyüklük yönü kalmamış demektir, bunu "O göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini kendi yanından sizin hizmetinize verdi." (Câsiye, 45/13) âyeti ile bağdaştırmak lazım gelir ki, birinde maddiyat, birinde maneviyat yönü açıktır. Bununla birlikte Şeyh'in bu ifadesi bize fizyolojik açıdan bir karşılaştırma hatırlatmaktadır, garîzî, yani fizyoloji açısından bakıldığı zaman da gökler ve yerküre, Hakk'ın emrine aykırı hiçbir şey yapmaz. Teklif ile seçmeli emanet görevini kabul etmemiş, fakat emir ile verilen emaneti hakkı ile saklar. Halbuki insan hem hata eder, hem isyan eder emanetlerine zulüm de eder, yanılır da; bunun için gökler ve yerküre Hakk'ın emrine itaat açısından insandan büyüktür, demek ki kibirlenenler cahilliklerinden kibirlenirler.
58- Kör de gören ile bir olmaz, yani başında ve sonunda Hakk'ı tanımaz olan kör kalpli ile Hakk'ı bilen ilim sahibi ve basiret sahibi eşit olmaz. İlmi olup da gereğiyle amel etmeyenler, görüp de görmezlikten gelenler de görmez hükmündedir. Onun için misalden gerçeğe geçilerek buyuruluyor ki: İman edip salih ameller işleyenlerle de kötülük yapan. Bunlar da eşit olmaz. O halde insan, "ahsen-i takvim" (en güzel yaratılış) de olur, vücud açısından küçüklüğe karşılık "O göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini kendi yanından size ram etti, emrinize verdi."(Casiye, 45/13) âyetinin mânâsınca hepsini toplayıcı olur. Siz pek az düşünüyorsunuz.
59- Ey insanlar veya ey mücadele edenler herhalde o saat, o ceza saati olan kıyamet, muhakkak gelecek. Onda şüphe yok, şüpheye yer yok. Fakat insanların çoğunluğu iman etmezler,
60-halbuki Rabbiniz buyurdu ki; yalvarın bana ki size karşılık vereyim. Hem dua, hem ibadet zikredilmiş olduğu için, ya duanın ibadet ile yahut da ibadetin dua ile tefsir edilmesi gerektiği için, tefsir bilginleri iki şekilde açıklamışlardır. Birincisi, Kur'ân'ın birçok yerlerinde olduğu üzere dua, ibadet mânâsına olarak; bana ibadet ve kulluk edin ki size sevap ve mükafat vereyim demek olur. İbnü Abbas, Dahhak ve Mücahid'den rivayet edilen bu tefsire göre "isteme" dil ile değil, bunun yanında "fiilen talep" şart edilmiş demektir. Bu şekilde şu açıklama bu mânâya uygun olur: Çünkü ibadet etmekten yüz çevirenler, yani kibirlerinden bana ibadet etmek istemeyenler, muhakkak yarın hor ve hakir olarak cehenneme gireceklerdir. İkincisi, "Yalvarın bana ki size karşılık vereyim." demek, isteyin benden vereyim size demektir ki, Süddi'den rivayet olunan ve ilk bakışta anlaşılan da budur. Fakat buna göre de ibadetin dua ile tefsir edilmesi gerekir. Bunu böyle iki şekilli olarak ifade etmedeki incelik, ibadetin duayı, duanın da ibadeti gerektirdiğini ifade içindir; bir taraftan dua ibadetin iliği mesabesinde olduğu gibi, ibadet de duanın kabulünün şartlarındandır.
Bu dua emri çok önemli ve dikkate değerdir. Burada önce insanın cüz'î iradesinin bir ifadesi ile cebr'in reddi vardır. Gerek ibadet mânâsına olsun, gerek sadece dua, ikisinde de istemek emredilmiş ve Allah'ın karşılık vermesi için kulun istemesi şart kılınmıştır. Hem öyle şart kılınmıştır ki şartın yokluğundan, şarta bağlanan şeyin yokluğu gerekeceğinden terkine "cehenneme girecekler" diye tehdit getirilmiştir. Şu halde emir vücub içindir ki, her duanın kabul edilip edilmemesi konusuna gelince, "Hayır ancak O'nu, çağırırsınız, O da kendisine çağırdığınız herhangi bir şeyi dilerse açar." (En'am, 6/41) âyetinden anlaşıldığına göre, dileme ile kayıtlıdır. Yani buradan anlaşılan kazıyye-i şartıyye (şart önermesi) külliye (tümel) değil, mühmeledir. "Güzel kelimeler ancak O'na yükselir, onu da iyi amel yükseltir." (Fâtır, 35/10) âyetin mânâsınca bazı kabul şartları ile de şartlıdır. Onun için burada ibadet ile birlikte zikredilmiştir. Keşşaf'ta Ka'b'dan şöyle nakledilir: "Yüce Allah bu ümmete üç özellik vermiştir ki onları geçmişte kendi katından göndermiş olduğu peygamberlerden başkasına vermemiştir. Her peygambere "Sen benim halk üzerine şahidimsin" demişti, bu ümmete de "İnsanlara karşı şahitler olasınız." (Bakara, 2/143) buyurdu.
"Peygamberin üstüne Allah'ın farz ettiği herhangi bir şeyde hiçbir vebal yoktur." (Ahzab, 33/38) âyetinin mânâsınca "sana meşakkat yok" demişti, bu ümmete de: "Allah sizin üzerinize bir güçlük yapmayı dilemez." (Maide, 5/6) buyurdu."Bana dua et, sana karşılık vereyim" demişti. Bu ümmete de "Bana yalvarın ki size karşılık vereyim." (Mümin, 40/60) buyurdu."(1)
"Bana yalvarın size karşılık vereyim" şöyle demek de olur: Çağırın bana ki size cevap vereyim. Bu şöyle demek olur: Benden beni talep edin size icabet ederim, beni bulursunuz, beni bulan da her şeyi bulmuş olur. Çünkü "O'nun emri bir şeyi dilediği zaman ona ancak 'Ol' demesinden ibarettir. O da oluverir." (Yâsin, 36/82) denilmiştir ki işte hiç reddolunmayan dua budur. Nitekim bazı haberlerde "Beni talep eden, beni bulur" diye varid olmuştur. Bana ibadetten, yani bana dua ile beni talepden kibirlenenler benden uzak kalarak mahrumiyet cehenneminde zelil ve hakir olacaklardır.
Meâl-i Şerifi
61-68- 61- İçinde dinlenesiniz diye geceyi, göz açıcı bir aydınlık olarak da gündüzü sizin için yaratan Allah'tır. Gerçekten Allah insanlara karşı bir lütuf sahibidir. Fakat insanların çoğu şükretmezler.
62- İşte Rabbiniz, her şeyin yaratıcısı olan o Allah'tır. O'ndan başka ilâh yoktur. O halde (haktan) nasıl çevrilirsiniz?
63- İşte Allah'ın âyetlerini inkâr edenler böyle çevriliyorlar.
64- Allah, O'dur ki sizin için yeri bir karargâh, göğü de bir bina yapmıştır. Size şekil vermiş, sonra şekillerinizi güzelleştirmiştir. Hoş nimetlerden size rızık vermiştir. İşte Rabbiniz o Allah'tır. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!
65- Daimî bir hayat sahibi ancak O'dur. O'ndan başka ilâh yoktur. Onun için dini halis kılarak O'na, hep O'na yalvarın. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.
66- De ki: "Bana Rabbimden apaçık deliller geldiği zaman, ben o sizin Allah'ı bırakıp taptıklarınıza ibadet etmekten kesinlikle men edildim ve bana âlemlerin Rabbine teslim olmam emredildi."
67- "Sizi (önce) bir topraktan, sonra bir damla sudan, sonra bir aleka (embriyo)dan yaratan, sonra sizi bir bebek olarak çıkaran, sonra güçlü kuvvetli bir çağa erişmeniz, sonra da ihtiyarlar olmanız için yaşatıp büyüten O'dur. İçinizden kimi de daha önce vefat ettiriliyor. (Bunları Allah) belirli bir süreye ulaşasınız ve aklınızı kullanasınız diye (böyle yapıyor)."
68- O, hem yaşatır, hem öldürür. O, bir şey yapmak isteyince ona sadece "ol!" der, o şey de hemen oluverir.
Meâl-i Şerifi
69-78-69- Bakmaz mısın şimdi Allah'ın âyetleri hakkında mücadeleye kalkanlara! (Haktan) nasıl döndürülüyorlar?
70- Kitaba ve Resullerimizi gönderdiğimiz şeylere yalan diyenler, artık ilerde bilecekler.
71- O zaman boyunlarında halkalar ve zincirler olduğu halde sürükleneceklerdir.
72- Kaynar suda, sonra da ateşte kaynatılacaklardır.
73- Sonra da onlara: "Nerede o ortak koştuklarınız?" denilecek.
74- O Allah'tan başkaları (nerede denilecek). Onlar da diyecekler ki: "Hepsi bizden uzaklaşıp gittiler. Daha doğrusu biz bundan önce hiçbir şeye ibadet etmiyormuşuz." İşte Allah, o kâfirleri böyle şaşırtır.
75- Bunun sebebi şudur: Çünkü siz yeryüzünde haksız yere seviniyor ve güveniyordunuz.
76- İçlerinde ebedî olarak kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Bak ne kötü o kibirlenenlerin yeri?
77- Ey Muhammed! Sen sabret, şüphesiz Allah'ın vaadi haktır, mutlaka gerçekleşecektir. Onlara yaptığımız tehdidin bir kısmını sana göstersek de veya seni vefat ettirsek de onlar mutlaka döndürülüp bize getirileceklerdir.
78- Andolsun ki biz senin önünden nice peygamberler göndermişizdir. Onlardan kimini sana anlatmışız, kimini de anlatmamışızdır. Hiçbir peygamber, Allah'ın izni olmaksızın bir mucize getiremez. Allah'ın emri gelince de hak yerine getirilir. Batıl bir dava peşinde koşanlar, işte bu noktada hüsrana uğrarlar.
Meâl-i Şerifi
79- Kimine binesiniz, kimini de yiyesiniz diye sizin için o yumuşak başlı hayvanları yaratan Allah'tır.
80- Sizin için onlarda daha nice menfaatler vardır. Onların üzerinde gönüllerinizdeki bir arzuya erersiniz. Hem onlar üzerinde, hem de gemiler üzerinde taşınırsınız.
81- Allah size âyetlerini gösteriyor. Şimdi Allah'ın âyetlerinin hangisini inkâr edersiniz?
82- Daha yeryüzünde gezip de bir bakmazlar mı? Kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş? Onlar kendilerinden hem daha çok, hem de kuvvetçe ve yeryüzündeki eserlerinin sağlamlığı bakımından daha çetindiler. Öyle iken o kazandıkları şeyler, kendilerini kurtaramadı.
83- Çünkü onlara peygamberleri, delillerle geldikleri zaman, kendilerinde bulunan ilme güvendiler de o alay ettikleri şey onları kuşatıverdi.
84- O zaman hışmımızı gördüklerinde: "Allah'ın birliğine inandık ve O'na şirk koştuğumuz şeyleri inkâr ettik" dediler.
85- Ama hışmımızı gördükleri zamanki imanları kendilerine fayda verecek değildi. Allah'ın, kulları hakkındaki geçe gelen kanunu budur. İşte kâfirler bu noktada hüsrana düştüler.
79-85- "Onlardan kimine binesiniz diye o yumuşak başlı hayvanları sizin için yaratan Allah'tır." Bu beyan ve nimeti hatırlatma, özellikle yolculuğa teşvik için bir giriştir ki aşağıda 82. âyette "Yeryüzünde gezip de bir bakmazlar mı" hatırlatması buna bir tefri olacaktır. Peygamberleri kendilerine delillerle geldikleri zaman onlar ilim adına kendilerinde bulunana güvendiler. Sanatlarına, felsefelerine güvenerek peygamberlerin mucizelerini, haber verdikleri açık âyetleri tanımamak istediler ki bunlar her zaman vardır.

3 Temmuz 2017 Pazartesi

Astroloji Yedi kat semâ

 

    Kalemi bulan ve onunla yazı yazabilen ilk peygamber olan İdris Aleyhisselam’a da “Burçlar İlmi/Astroloji” (İlm-i Nücum) verilmiştir. Dini kayıtlara göre, Allahü Tealanın izniyle göğe çıkan ve 4. Kat Sema’nın kendisine mekan olduğu ifade edilen İdris Aleyhisselam bu ilmiyle Güneş, Ay, gezegenler ve yıldızların, insanlar ve diğer yaratıklar üzerindeki etkisine vakıf olmuş, bunu ümmetine anlatmıştır.İSLAM'A GÖRE ASTROLOJİ NEDİR?
Astroloji, yıldızların hareketlerinden hüküm çıkartma bilimidir. İnsanların kendilerini ve başkalarını daha iyi tanımasını temin eder. Yunanca Astra (yıldız) ve Logos (mantık) kelimelerinin birleşmesinden meydana gelir.
Güneş, Ay, gezegenler ve yıldızların insanların üzerindeki etkisini yorumlayan ve binlerce yıllık istatistiklere dayanan Astroloji, insanlık tarihi kadar eski bir bilim olarak kabul edilir. Bir başka ifadeyle Astroloji bilimlerin en eskisidir ve bir çok alanda uygulanmaktadır.
MÖ 3000 yıllarında Kaldaeliler’in bu ilmi en açık şekilde uyguladıkları, ancak ilk kayıtların çok daha eskilere, MÖ 5000 yıllarına dayandığı bilinmektedir. Tarihi kayıtlara göre, her çağda bütün medeniyetlerde Astroloji ilminin uygulandığını görüyoruz. Babillilerde, Mısırlılarda, Hintlilerde, Çin’de, Mayalarda, Yunanlılarda, Romalılarda, Araplarda ve Osmanlılar’da uygulandığı kayıtlar arasındadır.
Alemlerin yaratıcısı olan Allah (cc), insanlara doğru yolu göstermeleri için gönderdiği peygamberlerin her birine farklı konularda ilim vermiştir. Kalemi bulan ve onunla yazı yazabilen ilk peygamber olan İdris Aleyhisselam’a da “Burçlar İlmi/Astroloji” (İlm-i Nücum) verilmiştir. Dini kayıtlara göre, Allahü Tealanın izniyle göğe çıkan ve 4. Kat Sema’nın kendisine mekan olduğu ifade edilen İdris Aleyhisselam bu ilmiyle Güneş, Ay, gezegenler ve yıldızların, insanlar ve diğer yaratıklar üzerindeki etkisine vakıf olmuş, bunu ümmetine anlatmıştır.
Kur’an-ı Kerim’de burçlarla ilgili olarak mealen “And olsun, gökte burçlar yarattık ve onu gözleyenler için hayrete düşürecek yıldızlarla süsledik” (Hicr-16) ve “Gökte burçlar kılan, onların içine bir aydınlık ve nurlu bir Ay var eden (Allah) ne yücedir” (Furkan-61) gibi ayetler yer almaktadır.
Bir çok İslam alimi de, Astroloji ilmini inceleyerek bu konuda eserler vermişlerdir. Bunlardan birisi olan Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri “Marifetname” adlı eserinde Astroloji ile ilgili hayli bilgi aktarmıştır. Marifetname’de, büyük İslam Alimi Seyyid Şerif Cürcani’nin “Aklı olan, iyi düşünen bir kimse için Astronomi ilmi, Allahü Tealanın varlığını anlamaya çok yardım eder” dediği belirtiliyor. Yine aynı eserde İmam-ı Gazali’nin (ra) “Astronomi ve anatomi bilmeyen, Allahü Tealanın varlığını ve kudretini anlayamaz” ifadelerine yer veriliyor.

Burçlar ve gezegenler sebeptir
Marifetname’de Astroloji ile ilgili olarak özetle şu ifadeler yer almaktadır:
“Yıldızlar, meleklerin elinde mecbur ve hüküm altındadır. Melekler de Allah’ın (cc) emri altındadır. Hepsi de O'nun irade ve kudreti ile hareket ederler. Mesela, Güneş kuru, sıcak tabiatlıdır. Ay ise soğuk ve rutubetlidir. Yıldızlar bu keyfiyetleri ile alemde etkili olurlar.  Fakat bütün bu işlerin sadece yıldızlara bağlanması yanlış olur, çünkü yıldızlar da, Hak Tealanın hükmüyle bu tasarrufu yapmaktadır.
Uzaydaki yıldızlar ve güneş sistemindeki gezegenler ateş, hava, su, toprak gibi unsurlar ile madenler, bitkiler ve hayvanlar üzerinde etkili olurlar. Gerçek etkili olan ise Allahü Tealadır. Burçlar ve gezegenler ise sebeptirler."
Bütün gök cisimlerinin yer cisimleri üzerinde çeşitli etkileri olduğuna işaret edilen Marifetname’de, insanların, şekil, hal, ahlak ve tavırlarının; henüz ana rahminde nutfe iken, burçlardan gelen kozmik ışınımın ihtiva ettiği mananın beyinlere işlenmesi ile meydana geldiğine işaret edilmektedir.

“Yedi Gök, Yer ve bunlarda bulunanlar, O’ nu tespih ederler” / “Yedi Göğü ve Yerden bir o kadarını da yaratan Allah’tır” / “Yerde olanların hepsini sizin için yaratan O’ dur. Sonra Göğe doğru yönelerek Yedi Gök halinde onları düzenlemiştir. O her şeyi bilir” / “ Yedi Göğünde Rabbi, yüce Arşın Rabbi Kimdir? De” /” Allah’ın, Göğü Yedi kat üzerine nasıl yarattığını görmez misiniz?” / “Gökleri Yedi kat üzerine yaratan O dur” / “Allah bunun üzerine yedi kat Gök var etti ve her Göğün işini kendisine bildirdi” (1)
Önceden de söylediğimiz gibi,  Kur’an’da geçen Yedi Gök kavramı gerçekte, mekaniksel anlamda bildiğimiz, gezegenlerin, Güneş etrafında belli yörüngelerdeki hareketleri değil, bu yörüngelerle ifade edilen atom altı boyutlara, bir başka deyişle, Bilinç (Mana) boyutlarına işaret etmektedir. Keza yedi Yer (Arz) kavramını da, birini yaşadığımız maddesel dünya ya da madde olarak algılanan tüm yapı şeklinde ele alırsak, diğer altı boyutu da yine atom altı boyutta yer alan ışınsal (İkiz) boyutlar olarak düşünmemiz gerekir. Yedi farklı boyuttan bakış açısını ifade eden bu Yedi Gök kavramındaki her bir boyut, Bütünün bilgisine ait kodları kendi boyutlarınca barındıracak şekilde birbirlerini kapsayarak sıralanmaktadırlar. Öyle bir kapsamadır ki bu, her bir boyut sonsuz ve sınırsız olsa da bir üst boyuta göre, bir hiç hükmündedir. (2) İçinde bulunduğumuz maddesel boyut da dâhil olmak üzere, Yerlere Ve Göklere ait tüm bu boyutların, kendi türünden dalgasal yapılı olduğunu da hatırlamakta yarar var.
Özetle, beş duyu dünyamızın dışında, ama boyutsal derinliğinde, altı farklı boyutun, Yerin (Arzın) olduğu ve bu boyutlarda yaşayan varlıkların, canlıların bulunduğu bununla birlikte, yine o boyutlardan bakıldığında diğer sayısız gök cisimlerinin ikiz yapılarında da sayısız canlı türlerinin bulunduğu, Gök katmanları olarak ifade edilen Yedi farklı boyutun, Bilinç Boyutu olarak var olduğu, her biri bir üst boyuta göre (boyut indinde) hiç hükmünde kalan (3) boyutlardan, Yedinci boyutta oluşan bir oluşumun, direkt değil, sırasıyla alt boyutlara doğru yansıyarak (boyutsal dönüşümlere uğrayarak) dört boyutlu uzay-zamanda ve bize görünmeyen diğer mekân ve zamanlarda açığa çıkmakta olduğu söylenmektedir. Bu nedenle gök katları içindeki bir boyutta yaşanılanlar, bir üst boyut ya da boyutta yaşanılmış olandan başka bir şey değildir (bu olayın, detaylı olarak kaleme alacağım Stringlerle de nasıl uyumlu olduğunu hayretle göreceğiz). Bu boyutsal anlamdaki Gök Sistematiği, kendini üç boyutlu uzay-zaman içinde de yansıtmış durumdadır. Bu nedenle hücresel boyut, onu meydana getiren moleküler boyut içinde bir hiç hükmünde iken, aynı şekilde moleküler boyutta, atom boyutu ya da seması, atom seması da, kuark-parçacık boyutu, bu kuark- tanecik boyutu da foton seması içinde bir hiç hükmündedir. Resulullah bu konuda, “Birinci kat semâ ikinci kat semâ içinde çöle atılmış bir yüzük halkası gibidir. İkinci kat sema ise üçüncü kat semâ içinde, çöldeki bir yüzük halkası gibi kalır… Yedinci kat semaya kadar bu böylece devam eder… Dünyanız ve Yedi kat semâ ise, Kürsü de Kürsü de Arş’ın içinde yine çöle atılmış bir yüzük halkası gibi kalır” diyerek bin dört yüz yıl öncesinden ancak bugünün teknolojisiyle anlaşılabilecek bir gerçeği, boyutsallığı da kapsayacak şekilde ifade etmiştir. Dolayısıyla bu ifade, Afaki olarak Makroskopik boyutlarda evrenin sınırsızlığına doğru olan hiyerarşik durumu izah ettiği gibi, aynı zamanda Enfüsi olarak da Boyutsallığa doğru olan hiyerarşik durumu açıklamış olmaktadır. Bunun yanında, “Allah yedi kat göğü ve yerden de onların bir mislini yaratmıştır, emir aralarından nazil olmaktadır” ayetindeki, Emrin Boyutsal İnişini, Enfüsi boyutlardan nasıl olduğunu da artık anlamış olmaktayız.
Bu öze doğru boyutsal katmanlar dolayısıyladır ki, Allah’ın İlim ve Kudretinin en geniş Kemal mahallerinden biri olan Kabe’nin beş duyu algı dünyamızda belli bir kütlesi, hacmi, yüksekliği...olmasına karşın, her bir boyutta da karşılığı bulunmakta, varlığı Arş’ a (Arş boyutuna) kadar uzanmakta, o boyutlarda da hükmünü varlıklar üzerinde icra etmektedir. Keza o dönem insanının hem aklının ret edemeyeceği hem de derinlikli anlamı verecek şekilde, “Güneş’in Arş’a  gidip orada secdeye kapandığını” söyleyen hadiste de Güneş dediğimiz yapının da Arş’a (Arş Boyutuna) kadar yapısının devem ettiği ve Bilinçli bir yapı olduğu belirtilerek Güneşin secdeye kapanmasıyla yani, Allah’ın İlminde yok olduğu ya da başka bir ifadeyle, öze doğru olan boyutsal yapıları itibariyle Allah’ın ilminde bir İlmi suret olarak yokluktan ibaret olduğu söylemektedir. Tıpkı Miraçta, madde (ki bu, bildiğimiz anlamda madde değil, tüm kainatı meydana getiren dalga okyanusudur) ve mana boyutsal sınırında Cebrail (as)’ın “ bir adım daha atarsam yanarım, yok olurum yani, varlığım gerçekte yokluk olan İlmi suretler olarak devam eder” demesindeki gibi. Böylece kimisi, Resulullah’a bakıp onu çarşı pazarda dolaşan kendi gibi birisi olarak görüp değerlendirirken, kimisi de onu gördüğünde (mecazen) boyunun Arşa kadar uzandığını söyleyerek yani, Şuurunun, Varlığının, Benliğinin Arş’ a kadar uzanmakta olduğunu, her boyutta varlığının devam ettiğini görüp değerlendirmekteydi.
Resulullah’ın Miraçta 7. Katta (boyutta) Hz İbrahim (as)’ı, sırtını Beyti Mamura (Kabe’nin o boyuttaki varlığına) dayar bir şekilde görmesi ve Efendimize, “Senin mekanın ve ümmetinin mekanı burasıdır” demesi, Hz Muhammed’in (sav) ve Muhammedilerin (sıradan Müslümanları kastetmiyorum) tüm Bilinç Boyutlarını Kapsayan 7. Bilinç Boyutundan tüm varlığı değerlendirebileceğini anlatmaktadır. Yedinci boyutla birlikte Ruh Boyutunu, yani, Galaktik Bilinç- Ruh adı altında tüm yıldız sistemlerini ve yanı sıra diğer tüm Galaktik Bilinçleri ve Sistemlerini ve O Bilinçlerin sonsuz sayıdaki zuhurlarını müşahade ettikten ve tüm bu sistemi oluşturan Kalemin, Kalemlerin hışırtısını, sesini duyduktan yani, Kozmik Bilincin (Ki, Kalemle işaret edilen Akıldır) holografik özellikli manalarının ritmik dansını, bu manaların bu sistemlerde ne şekilde ve nasıl açığa çıkıp tüm bunları meydana getirdiğini zerresine kadar müşahade ettikten sonra yaratılmışlıkla yaratılmamışlık sınırı olan ve Sidrei Münteha denilen Boyutsal sınıra gelmiş, Kozmik Bilincin artık varlığa dönük yönü değil, Öze dönük yönündeki Rabbi ile görüşmek yani, Hakikatının Boyutlarıyla Boyutlanmak yolunu tutmuştur. Bu arada, çağdaş bilimin de bize söylediği gibi, Boyutsallığın olduğu yerde mekansallık, mekansallığa bağlı hareket ve zaman kavramları tamamen düşer. Bu yüzden Resulullah’ın Miracının Kudüs’ ten sonraki bölümünün, gerek ışınsal boyutları (Yerin katlarını) gerekse de Gök (Sema) katlarını gezmesi ve Rabbiyle buluşması, ne bedenen ne de Ruh bedenin mekansal hareketiyle olmuştur. Tüm bunlar Şuursal bir olaydır ki bu da Boyutsallık kavramıyla ancak anlaşılabilmektedir. Aynı şekilde, Kuran’ın indirilmesi denilen olay da, Kur’an’ın mekansal gökten gelmesiyle alakalı olmayıp Boyutsal anlamda, önce Levhi Mahfuza inmesi yani, Rabbani Hükümlerin Ruh adlı meleğe yüklenmesi, bu Evrensel Gen hükmünde olan, Evrenin ezelden ebede kadar olan tüm programlarının bulunduğu Levhi Mahfuzdan da bir defada yani, “an” içinde Dünya semasındaki Beyti Mamura (Güneş Sistemimize), oradan da Hz Muhammed’in (sav) Bilinci ile bize bölüm, bölüm bildirilmesi, dünya boyutunda açığa çıkması olayıdır. Böylece Resulullah, “an” içinde bir defada Okuduğu Sistemi, insanların hazmedebilmesi, anlayabilmesi için pey der pey belli bir sistemle boyutumuzda açığa çıkartmıştır.
Çok daha enteresan olanı, “Bu Sema nedir?” diye soran kimseye Resulullah, “sizden men edilmiş bir dalgadır” diye cevap verirken, bir başka hadiste de “bu Sema nedir bilir misiniz? Dürülmüş bir dalga, korunmuş bir tavandır” demesidir. Birinci hadiste, varlığın her boyuttaki Tekilliğini de göz önüne aldığımızda, “Semanın bizden men edilmiş bir dalga” olması, Semanın beş duyumuza göre gerçekte Afakta uzayın derinliğine doğru olmak yerine, dışımızda değil, özümüzde olarak, varlığın aslının bilinçli enerji dalgaları olduğunu ya da varlığın bu men edilmiş yani sınırlı ve maddesel algılamalarımız dolayısıyla bir türlü fark edemediğimiz enerjiden meydana geldiğini açıkça söylerken ikinci hadiste ise, yine Semanın, Semaların eşyanın (şeylerin) özüne doğru olarak “dürülmüş bir dalga” yani, her an yeni bir şan, şekil, biçim alarak açığa çıkan, manalarla işlenmiş, kodlanmış, işaretlenmiş enerji-data boyutu ve dolayısıyla onun projeksiyonuyla oluşmuş yine bilgi-enerji yapıyı tarif etmekte olup bunun da korunmuş yani, Mutlak Bilincin eseri olarak, her an yeni bir şanda dönüşümlerle varlığını sonsuza dek sürdüren boyut olduğunu ifade etmektedir, bir anlamda. Bu arada, yine dikkat ederseniz Dine alenen karşı olanlar, buraya kadar anlattıklarımız ve anlatacağımız İlimsel mucizelerin hiçbirinden bahsetmemekte, bunlara hiç değinmemekte, tamamıyla görmezden gelmekte, bunun yerine o dönemin düşmanları gibi egolarına, gerçek sandıkları sanal benliklerine, yediremedikleri, hazmedemedikleri gerçekleri, maalesef tamamen çarpıtma ve gerçeği olmayan hayallerle süsleyerek, insanları kandırıp aldatma yoluna gitmektedirler.
“Gökleri, Yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan...Rahmandır” / “Rabbiniz, Gökleri ve Yeri altı günde yaratan ve sonra Arş’ a hükmeden... Allah’tır” / “Ant olsun ki Gökleri, Yeri ve İkisinin arasında bulunanları altı günde yarattık” / “Gökleri ve Yeri altı günde yaratan O dur” / “Gökleri, Yeri ve arasında bulunanları altı günde yaratan... Allah’tır” / “Doğrusu sizin Rabbiniz, Gökleri ve Yeri altı günde yaratıp...işi düzenleyen Allah’tır”/ “ Allah bunun üzerine iki gün içinde Yedi Gök var etti ve her Göğün işini kendine bildirdi” / “ Deki, siz Yeri iki günde yaratanı mı tanımıyor ve O’na eşler koşuyorsunuz?. İşte alemlerin Rabbi O’ dur” / “Yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi, onda bereketler yarattı, rızklarını arayanlar için, oradaki gıdaları ölçü ile dört günde taktir etti”. (4)
Bu konuya “ Arz-Arş - 6” başlıklı makalemiz başta olma üzere birçok yazıda değinmiştik. Şimdi ise, bu ayetlerin bilimsel açıdan yorumlarına geçmeden önce, aydın, ilerici geçinen bu yüzdende Kur’an ve Resulullah’ı bir şeyler öğrenmek amacıyla samimi olarak sorgulamak yerine, acımasızca eleştirmeye çalışan din karşıtları, maalesef, çok daha zeki olduğunu kanıtlamak için, ilkokul çocuğunun bile yapmayacağı mantık hatalarıyla dolu birtakım çeşitli zeka oyunları ile güya ayet ve hadislerde yanlışlıklar aramaktadırlar. Dolayısıyla, bunlardan birkaçına bakarak, onların diğer konulara olan bakış açılarındaki hataları da çok rahatlıkla görebiliriz. O birkaç şeyden biri de, Kuran ve Hadislerde geçen, “gün” kavramıdır. Onlar kısaca şöyle demektedirler: “ Birkaç ayette evrenin altı veya yedi günde yaratıldığını söylerken, bir başka ayette ise iki günde yaratıldığını, yeryüzünün ise bir yerde iki, bir başka yerde ise dört günde yaratıldığını söylemekte ve ayrıca bu çelişkinin yanında, gün kavramının güneş sistemi ve dünyanın oluşumundan sonra insanların tespit ettiği bir kavram olduğunu ve ondan önce böyle bir şeyden bahsedilemeyeceğinden, bir başka ayette ise (en üstte yer almakta), Göklerin yaratılmasının, Yerin (Dünyanın) yaratılmasından sonra anlatıldığından böyle anlatımların doğru olamayacağı” belirtilerek Kuran ve bununla ilgili Hadislerin yanlışlığını öne sürmektedirler. Aslında etiketleri, unvanları ne olursa olsun onları ciddiye alıp kalemimin mürekkebini bile boşa harcamak istemem. Üstelik ne anlatırsak anlatalım yine aynı şeyleri temcit pilavı gibi konuşmaya devam edeceklerdir. Çünkü onlar, daha işin başından öğrenmek için yola çıkıp sorgulamıyor, veri tabanlarının gereği olarak şartlanmışlıklarını ve sanılarını, Dinde görmeye ve bunu insanlara göstermeye çalışıyorlar. Ne ilginçtir ki, Kuran ve hadisler canlı ve şuurlu bir biçimde, onların görmek istediklerine, veri tabanlarına ayna olmaktadır. Bu yüzden bu konularda beyni bulananlara kısa da olsa bir açıklama yapmam gerekiyor.
Öncelikle, Kuran, zaman ve mekandan münezzeh ya da zaman ve mekanın geçerli olmadığı bir boyuttan açığa çıktığı içindir ki, bulunduğu devrin kelimeleriyle kayıtlı olmayıp kelimelerin işaret ettiği anlamlar itibariyle her dönem ve zamana hitap etmekte, her çağın soru ve sorunlarına cevap verebilmektedir. Keza Hadisler de. Aksi taktirde Kuran’ın ve Hadislerin evrenselliği tamamıyla laftan öteye geçmezdi. Bu yüzden birçok yazımızda değindiğimiz üzere, nasıl ki “Gökler” derken mekansal anlamda Göklerden bahsetmiyorsak bunun yerine bunları, bilinen maddesel boyutların alt boyutları olarak düşünmemiz gerekiyorsa aynı şekilde, “gün” derken de bildiğimiz günleri değil, bu “gün” kavramını, “an” anlamında ele alıp “an”daki var oluşlar olarak düşünmemiz gerekmektedir. Dolayısıyla var olan, boyutlar ve bu boyutlara karşılık gelen “an” lar ve bu boyut içinde yer alan zaman ve bu zaman kavramına dayalı olan “devirler” dir. Biraz daha açarsak, gün kavramı, zaman ve mekanının bulunmadığı boyutlarda Allah’ın İlminde ya da bunun Ruha yansıması olan Mutlak Bilinçteki suretlerde “an” anlamını alırken, bunun çokluk boyutunda veya uzay-zamanda aldığı isim ise yine bir anlamda “an” anlamında düşünebileceğimiz, “devir” olarak geçmektedir. Yani, zaman ve mekanın geçerli olmadığı boyutlarda “an” kavramı, uzay-zamanda açığa çıktığı zaman kendini “devir” olarak göstermektedir. Başka bir deyişle, zaman içindeki oluşumlarda belli “uzay-zaman dilimleri”, devir olarak adlandırılmaktadır, bizlerin olayı daha iyi görebilmemiz, işin sistemini anlayabilmemiz için. Bugün bilim de, Kuantum Kozmolojisini de kapsayacak şekilde saf enerji ve devamı olan enerji-parçacık düzeyinden, evrenin şu anki görünümüne kadar evren tarihini de “devirler, dönemler” olarak anlatmaktadır. Nobel ödüllü ünlü Stephan Weinberg’in “İlk Üç Dakika” adlı eserinde “Evreni altı film karesinde” incelediğini yedinci karede ise, bunun tamamlandığını okuyabilirsiniz.
Bu nedenle Tevrat’ ta (Old Testament) geçen şekliyle, “Allah’ın evreni altı günde yaratıp yedinci günde istirahat etmesi” olayı zahiri yönüyle, bize göre belli zaman dilimlerini ifade eden evrenin altı devirde yaratıldığını yedinci günde ise, olayın kemale ulaştığı (erdiği), tamamlandığı anlamına gelirken, Batıni yönüyle ise Kainatın, altı “an” daki, Boyuttaki yaratılışı anlatılmaktadır. Burada öncelikle dikkat edilmesi gereken bir husus, “devirlerin” ya da “an” ların sayısından çok, “devirin” ya da “an’ ın” kendisidir. Çünkü bir “devir veya “an’ a ”, birden çok “devir ya da an’ ın” sığması dolayısıyla, onları da tek bir “an ya da devir” şeklinde düşünebileceğimiz gibi, birkaç “an veya devir” şeklinde de mütalaa edebiliriz. Hal böyle olunca, altı ya da yedi “an’ ı ya da devir’ i”, iki, üç, dört..., “an ya da devir” olarak  düşünebiliriz ki, Kuran’da, iki günde, dört günde yaratılışın olduğunun söylenmesinin bir nedeni de budur. Keza Resulullah’ın, “ Allah toprağı Cumartesi günü yarattı. Ondaki dağları Pazar günü yarattı. Ağaçları Pazartesi günü yarattı. Mekruhları Salı günü yarattı. Nuru Çarşamba günü yarattı ve onda hayvanları Perşembe günü yaydı. Hz Ademi Cuma günü ikindi vaktinden sonra, ikindi ile gece arasındaki gündüz vaktinin en son saatinde en son mahluk olarak yarattı” ifadesindeki yeryüzünde olan yaşamı yedi güne karşılık gelecek şekilde yedi devirde anlatması da bu gerçeğe dayanmaktadır. Kaldı ki, bunun bir de Boyutsal anlamı vardır. Zaten iki günde göğün yaratıldığını, Yerin de (Arzın da) dört günde yaratıldığını belirtmesi, yine altı gün eder ki, bir önceki açıklama açısından da birbirini bütünlemektedir. Ayrıca, varlık boyutlarda da “an” tabiri kullanılmaktadır. Mesela, madde boyutumuz tek bir “an” olarak mütalaa edilirken, Cinlerin boyutu farklı bir “an” da,...vs. nitelendirilmesi gibi.
Bu anlatım şeklinin anlamına gelince, bu tarzdaki ifadelerin insanda ezberi bozup, tefekkür mekanizmasını devreye sokarak birden fazla anlamlara, boyutların, sistemlerin varlığına ve işleyişine işaret etmek için olduğunu görmekteyiz. Bununla paralel din karşıtlarının hep eleştirdikleri iki konudan ilkinde, Kuran’ın dağınık, birbirinden kopuk yani, anlatılan bir şeyin bir anda biterek bir başka konuya geçmesi ve o konunun tekrardan başka yerde tekrardan ifade edilmesi..vs şeklindeki olan tarzıdır ki, bunun nedeni de başka anlamları yanında yine aynı sebebe yani, insanı, beynini bloke eden ezberden kurtarıp düşündürmeye yönlendirmek olup bu durum, Kur’an’ ın zaman ve mekana bağlı olmayan bu yapısının boyutumuza yansımasından başka bir şey değildir. Böylece, zamanın olmadığı boyutta öncelik ve sonralık kavramı ortadan kalktığı için Kuran’ın birkaç ayetinde önce, yerin yaratılışı, sonra da Göğün yaratılışı neden-sonuç ilişkisine dayalı olmayan şekilde anlatılmıştır. Yani, zamanlamaya bağlı bir oluşumu değil, “an” içinde tek bir karedeki olayı, ayrı, ayrı anlatmasıdır. Yer ve Gök kavramını boyutsal anlamlarıyla ele aldığımızı düşünsek bile, bu boyutlar demin belirttiğiz gibi, bildiğimiz zaman içinde değil, “an” olarak mevcut olduklarından ve daha üst bir “an” da değerlendirildiğinden o boyut gereğince bildiğimiz anlamda sıralama olmaksızın anlatılmıştır. Bu tür anlatım tarzıyla da zamanın ve dolayısıyla mekanın, sanal ve hayal olduğunu vurgulayarak insanları, neden-sonuç ilişkisine bağlı olan boyutlardan sıyrılmasını sağlayıp, Bilincini, Benliğini daha Öz boyutlarda, “an” da, tanıması, madde boyutlarını da bu boyut açısından, “an” dan değerlendirme yapmasını sağlamayı amaçlamasıdır. Diğer ayetlerde ise, olaylar nedensellik ilkesince anlatılmaktadır.
Kur’an adı altında Evrensel Sistemi okuyan Evliyanın açıklamalarına baktığımızda da, insanların dünyanın merkez, yıldız olarak kabul ettikleri gezegen ve yıldızların ise, bu dünya etrafında döndüğünü düşündükleri devirde, önce Evrensel Ruhun yaratıldığını sonra da Kürsünün (Galaksilerin), sonra da bu Kürsüde yer alan yıldızların ve en sonunda da gezegen ve Dünyanın yaratıldığını söylediklerini görüyoruz. Eğer Kur’an, gerçekten iddia ettikleri gibi bir şeyden bahsetseydi, o insanlar, ancak yüzyılımıza ait modern bilimin söyleyebildiği böyle bir şeyden bahsedebilirler miydi? Elbette hayır. İkinci eleştiri konusu ise, Kuran’da sık, sık tekrarların olması durumu. Şunu kesin olarak belirtmek gerekir ki, Kuran’da asla tekrarlar, tekrarlamalar yoktur. Bizler kelimelerin, cümlelerin derinliğini, hangi boyuttan ifadeler olduğunu anlayamadığımız, beş duyuda olaylara, kavramlara yaklaştığımız ya da o boyutlara ait verileri değerlendiremediğiz için, bazı şeylerin hep tekrarlandığını zannetmekteyiz. Mesela yukarıdaki ayetlere dikkat edersek, yaratma işlemini gerçekleştiren hakkında kiminde Rab, kiminde Allah, Kiminde ise Rahman kelimesi geçtiğini görmekteyiz. Bu da bize aynı şeyin farklı boyutlardan olan ifadesini, oluşumunu, oluşum şeklini, bakış açısını...vs göstermektedir. Görüldüğü üzere Kur’an neden, nasıl ve nelerden bahsetmekte, Dini eleştirenler nelerden bahsetmekte. Anlamlar arasında her hangi bir ilişkinin olmadığı her şekilde açıkça görülmektedir.
Kaynakça: Hz Muhammet Neyi Okudu, Yenilen, Akıl Ve İman, Kendini Tanı, Hz Muhammet Mustafa (Sav) II, İnsan Ve Sırları I – Ahmet Hulusi / Cum’ a, Kuran da İnsan- 4, Boyut Kavramı, Zaman - Ahmet Fevzi Yüksel, www.sufizmveinsan.com )
1. İsra-44, Talak-12, Bakara-29, Müminun-86, Nuh-15, Mülk-3, Fussilet -12
2. Bunu kafada canlandırmak için mesela, sonsuz uzunluktaki tek boyutlu uzayın (çizginin), sonsuz genişlikte iki boyutlu uzay (yüzey) içinde, bu yüzeyin de bu iki boyutlu uzayın sonsuz tanesinin oluşturduğu üç boyutlu uzay (hacim) içinde bir hiç olması gibi, düşünebiliriz.
3.  Bkz. Arz-Arş - 1      
4.  Furkan-59, Araf-54, Kaf-38, Hud-7, Secde-4, Yunus-3, Fussilet-9, Fussulet-12, Fussulet-10